Siyaset Felsefesi 7: Siyasi Otorite

Daha önce devlet ile sıradan insanlar arasındaki bir bulmacadan bahsetmiştim. Eğer çokbilmiş biri, sizin şeker almamanız ve yememeniz gerektiğine karar verirse ve bunu yapmanızı yasaklamaya çalışırsa polisleri ararsınız ve o tutuklanır. Öte yandan bir milletvekili buna karar verirse ve devlet bunu yapmanızı yasaklarsa polisleri çağıramazsınız. Polisler bunu yapmaya izniniz olmadığını size anlatmaya çalışacaklardır. Peki, bu durum nasıl gerekçelendirilebilir? Ve ayrıca, hükümet bu emirleri verdiği zaman onlara uymak zorunda mısınız? Yani hükümetin sürekli sizin şunu yememeniz, bunu içmemeniz gibi emirler verdiğini düşünün. Bunu alabilirsiniz fakat ancak şu vergiyi zamanında öderseniz; bunu satabilirsiniz ama sadece şu lisansı alıp, o formları doldurup, bu vergiyi öderseniz… Ancak şu hızda araba sürebilirsiniz. Yılın sonunda bazı formlar doldurmanız ve paranın üçte birini vermeniz gerekiyor vs. . Devamlı size patronluk taslayan ve bunları size ben yapsaydım benim korkunç bir insan olduğumu düşüneceğiniz şekilde davranan bir devlet var. Fakat bunu sırf devlet yaptığı için bir sorun olmadığını düşünüyoruz. O halde bunu ne gerekçelendirebilir ve bu kurallara uymak gibi bir zorunluluğumuz var mıdır? Şimdi size birkaç kavramdan bahsedeyim. Filozoflar, devletin meşruluğu ve devletin otoritesi denen iki kavramdan bahsederler. Bunlar birbirinden ayrı kavramlardır ve her filozof tarafından tam olarak aynı şekilde kullanılmazlar her zaman. Fakat ben bunları şu anlamda kullanacağım: Meşruluk sözcüğü, kurallar yaratma ve onları -belki de şiddet kullanarak- dayatma hakkı anlamına geliyor. Düşündüğünüzde, devlet kurallarını şiddet kullanarak dayatır. Yani aşırı hız cezası aldığınızda size muhtemelen söyleyecekleri şey şu olur: “Hız yaptınız, bu yüzden mazeretiniz ne olursa olsun 25 dolar ödemek zorundasınız.” Bu ise bir başka emirdir. Fakat bu cezayı ödemezseniz en sonunda araba kullanmanızı yasaklayacaklardır; yani eğer araba sürmezseniz bu sadece başka bir emir olarak kalır. Fakat araba sürmeye devam ederseniz, eninde sonunda olacak şey, yanıp sönen ışıklarla gelip sizi tutuklamaları ve hapse atmalarıdır ve belki de daha fazlasıdır. Dolayısıyla devlet her kural koyduğunda ve bunu dayattığında sizi şiddetle ve etkili bir şekilde tehdit eder ve belki de ısrar etmeye devam ederseniz sizi ölüme kadar götürebilir.

Öte yandan otorite, diğer insanlarda bir şey yapma zorunluluğu yaratan bir güç olarak tarif edilebilir. Yani size bir şey yapmanızı emrettiklerinde onu yapmak zorundasınızdır. Ve ayrıca bu, onlar öyle dedikleri için öyle olmak zorundadır. Dolayısıyla yasaya itaat etmenin zorunluluk olduğunu düşünürseniz, evet yasa size bazı şeyler yapmanız gerektiğini söyler ama önceden sahip olduğunuz yasadan bağımsız ahlaki yükümlülükleriniz de vardır; sizi öldürmemem gerekmesi yasadan bağımsız ahlaki bir sorumluluktur. Yani evet, sizi öldürmemem gerektiğini söyleyen bir yasa var fakat aynı zamanda bunu yapmamak için ahlaki bir yükümlülüğüm de var. Bu yüzden sırf yasa böyle yapmamı söylediği için böyle yapmam gerektiği net bir durum değil. Öyle görünüyor ki yalnızca ahlak bunu gerektirdiği için böyle yapmam gerekiyor.
Soru: Devlet öyle yapmamı emrettiği için uymam gereken yasa ve kurallar var mıdır? Mesela vergilerimi vermem gerekir çünkü böyle yapmam söylendi ya da devletin dediklerini yapmak için ahlaki bir yükümlülüğüm var gibi.
Brennan: Şaşırtıcı bir şekilde, tipik bir siyaset felsefecisi genellikle ılımlı bir demokrattır ve büsbütün devlete ilgi duyar, oldukça güçlü bir ulus-devleti savunur ama artık siyaset felsefesindeki baskın görüş devlet otoritesi hakkında ve yasaya uyma zorunluluğu diye bir şey olup olmadığı hakkında şüpheci olmaktır. Dolayısıyla şimdilerde en yaygın görüş, adına felsefi anarşizm dediğimiz görüş. Felsefi anarşizm, devletlerin meşru olabileceklerini fakat otoriteye sahip olmadıklarını yani devletin bir yere kadar var olmasında, belli kurallar oluşturmasında ve bunları dayatmasında bir sorun olmadığını fakat sırf devlet öyle dedi diye herhangi bir kurala uyma zorunluluğunun da olamayacağını söyler. Tekrardan, uymak için önceden var olan bir zorunluluk olmayan kurallardan bahsediyoruz. Yani beni öldürmemelisiniz çünkü bu, devletin böyle demesinden bağımsız olarak yanlış olan bir şeydir.

Dolayısıyla tarih boyunca çoğu insan yasaya uymanın bir görev olduğuna inandı. Şimdi de çoğu insan yasaya uymak diye bir görev olduğuna inanıyor ama ortalama bir insanın size uygulayamadığı zorunluluğu neden devletin uygulamasına izin verildiği meselesi bir muamma. Peki, bunu ne gerekçelendirebilir? Bunun adına önerilen çok sayıda teori var ve bunlardan biri de Bağımsızlık Bildirgesi’nde yer alan, adına “rıza teorisi” denilen ve vatandaşlık bilgisi derslerinde anlatılan bir fikir. Buna göre devletin otoritesi, yönetilenlerin rızasına dayanır. Buradan, devletle yürürlükte olan bir sözleşmeniz olduğu anlaşılıyor. Devlet size belli bir hizmet ve ürün sunuyor, bunun karşılığında da itaatinizi istiyor. Yani temelde, bir sözleşme yapıyorsunuz. Devlet bana bazı şeyler sağlayacak ve ben de karşılığında onun emirlerine uyacağım diyorsunuz. Buradaki olay, uyacağınız bir söz vermeniz ve sözünüzü tutmak zorunda olmanızla alakalı. Bu görüşteki problem ise bunun yanlış olması. Böyle bir şey hiç olmadı. İskoç filozof David Hume yıllar önce bu toplumsal sözleşme teorisinin tarihsel olarak tamamen bir saçmalık olduğunu yazmıştı. Gerçekten yazılı bir toplumsal sözleşme diye bir şey yok. Toplumsal sözleşme kâğıt üstünde olan bir şey değil, hiç yazılmadı. Bunun yerine olan şey, fetih ve savaşlarla devletlerin yükselişiydi, halkına yalvarmanın aksine kimin iktidarda kalacağına karar veren bir değişmez zümre vardı ve toplumsal sözleşme diye bir şey hiç meydana gelmedi. Dahası, devlet açısından da bu, hiç de rızaya dayalı bir ilişkiymiş gibi görünmüyor. Şimdi devletin olmaması gerektiğini söylemeyeceğiz. Bu ayrı bir soru, fakat devletle rızaya dayalı bir ilişkimiz var gibi görünmediğini söyleyebiliriz. Bunun neden olduğunu görebilirsiniz, gerçekten rızaya dayalı bir işi düşünün, bunun nasıl işlediğini düşünün ve bunu devletle olan etkileşimimizle kıyaslayın.

Bir yıl kadar önce, yeni bir gitar almaya karar verdim, bir Fender Deluxe American Stratocaster. Peki nasıl gitti? Öncelikle rızamı gösteren bir eylem gerçekleştirdim. Satıcımı aradım ve “İnternette beğendiğim şu gitarı almak istiyorum bana onu gönderin.“ dedim. Bunun sonucu olarak para kaybettim ama bir gitar kazandım ve eğer bu işlemi gerçekleştirmemiş olsaydım bu olmazdı. İkinci olarak, bu eylemi yapmaya biri tarafından mecbur kılınmadım. Kimse kafama silah dayayıp bana “Hemen şimdi bir gitar sipariş edeceksin, yoksa seni vururum.“ dememişti. Ben sadece yapmaya karar verdim. Bu işlemden vazgeçmek için basit bir yolum vardı. Sadece yapmamaya karar verebilirdim. Bir tehdit ya da onun gibi bir şey yok.

Ayrıca eğer ben açıkça gitarı almayacağımı söyleseydim, satıcım beni arayıp “sana bir Stratocaster satmak istiyorum satın almak ister misin?“ demesi gibi bir durum yaşanmazdı. Ben de satıcıma “Hayır“ dediğimde benim “hayır”ım “hayır” demek ve böylece bu işlem gerçekleşmezdi.

Ve son olarak, satıcıya para verdiğimde, buna karşılık onlar da bana gitarı göndermek zorundalar. Eğer onlara ödeme yaparsam ve onlar bana gitarı göndermezlerse onları dolandırıcılık gibi şeylerden dava edebilirim.

Anlaşmanın şartlarını yerine getirmek zorundalar. Hakiki bir rızaya dayalı alışveriş böyle olur. Ve eğer bu koşullardan herhangi biri yerine getirilmezse, karşılıklı rıza yokolmuş demektir. Ve baktığınızda, devletle ilişkinizin bu özelliklerin sadece bir tanesini değil hiçbirini barındırmadığını görürsünüz. Razı olup olmadığınızı anlamaları için bir şey yok, yani eğer şunu yapmıyorsanız rızanızı göstermek için bunu yapın gibi bir yasa yok. Bazıları, “Peki ya oy verme? Rızamı oy vererek göstermiyor muyum?”, diyebilirler. Hayır, tam olarak değil, çünkü siz oy verseniz de vermeseniz de sizin ne istediğinizden bağımsız olarak o şey yapılacak. Sizin oyunuz bir fark yaratmıyor. Oyunuzun seçimlerin sonucunda ihmal edilebilir bir etkisi var, dolayısıyla ülke yönetiminde herhangi bir tür otonom kontrolünüz yok gibi gözüküyor. Gitar almak ya da sandviç almak istediğinizde olduğu gibi almak istediğinizi söylediğinizde alabildiğiniz bir şey gibi değil.

Dahası, çoğu alışverişten vazgeçmek için makul bir yolunuz var ama devlete karşı yok. “Kurallara göre oynayasım gelmiyor “ diyemezsiniz. Devlet, “Peki, gönüllü yapmazsanız biz de zorla yaptırırız. Eğer beğenmiyorsanız gidip ölebilirsiniz”, der. Bazı insanlar, belirli bir yerde yaşamaya karar verdiğiniz için dolaylı olarak oradaki devlete rıza gösteriyorsunuz, çünkü bu oradaki kurallara uymayı kabul ettiğinizi gösteriyor, der. Bununla ilgili sezgisel olarak çekici bir şey var. Farz edelim ki hepimiz bir partideyiz ve ben “Dinleyin arkadaşlar, anlaşmamız şu: Partinin sonunda ortalığı toparlamama yardım etmek zorundasınız, eğer bu hoşunuza gitmiyorsa partiden ayrılın.” dedim. Eğer siz orada kalmaya devam ediyorsanız, parti bitiminde temizlik yapmaya razı olmuşsunuz demektir. Peki, devletlerle aramızda böyle mi oluyor? Pek değil. Devletler, dünyada yaşanabilecek bütün toprakları aldılar. İsteseniz bile Antartika’ya taşınamazsınız, çünkü devletler bunu yapmanızı yasakladılar. Yani fikir şu; burada yaşabilirsiniz. İstemezseniz ayrılabilirsiniz, ama bu da benzeri kurallara sahip başka bir devlete gitmek demek. Ya da okyanusta yaşamayı deneyebilirsiniz, bu da boğulup öleceğiniz anlamına gelir. David Hume bununla dalga geçer. Der ki bir gece kaçırıldığınızı ve bir gemide uyandığınızı hayal edin. Ve geminin kaptanı “Buralarda patron benim ve eğer kurallarımı beğenmezseniz istediğiniz zaman ayrılmakta özgürsünüz.“ dedi. Gemiden aşağı bakıp “Yani okyanusa atlayıp ölme özgürlüğümden mi bahsediyorsunuz?“ diye sordunuz. O, “Evet. Ne zaman isterseniz ayrılabilirsiniz.“, diye yanıtladı. Siz de gemide kalıyorsunuz, ama dolaylı olarak kaptanın hükmüne rıza vermiş gibi durmuyorsunuz. Bu pek mümkün görünmüyor.

Varsayalım ki o kaptan ve gemisi gibi 30 tane daha gemi var. Eğer şanslıysanız, bir gemiden diğerine atlayabilirsiniz. Bir bakıma diğer 29 gemi yerine o gemiyi seçmiş oldunuz, ama herhangi bir gemide olmaya gerçekten rıza göstermediniz, çünkü seçenekleriniz ya bir gemide yaşamak ya da ölmekti. Bu şuna benzer: Diyelim ki 30 kadın tarafından kaçırıldım ve bana onların arasından istediğim biriyle evlenmemi, aksi halde beni öldüreceklerini söylediler. Ama ben, diğerleri arasından birini evlenmek için seçtiğimde gerçekten evlenmeye razı olmuyorum. Ayrıca devlete aktif olarak karşı çıksanız dahi devlet sizi umursamıyor. Onlar için sizin “hayır”ınız “hayır” değil “evet” demek. Diyelim ki polis sizi kenara çekti ve size “Arabanızda çok duman var, esrar mı kullanıyorsunuz?” diye sordu. Eğer evet derseniz size esrarın bildiğiniz üzere yasak olduğunu ve cezasının hapis olduğunu söyleyecek. Ona “Anlamıyorsunuz, ben esrar yasasına karşıyım.”, derseniz memur “Öyleyse kusura bakmayın beyefendi. Gitmekte özgürsünüz.” demez. Veya vergilerinizi ödemek istemediğinizde, “Vergi yasalarına katılmıyorum.”, diyemezsiniz. Bunu umursamaz ve buna rağmen devam ederler. Yani bu, karşı olduğunuzda, istemediğinizde gerçekleşmeyen rızaya dayalı anlaşmalar gibi değildir. Devletle olan anlaşmada hayır deseniz bile o şey olacaktır. Son olarak, karşılıklı rızaya dayalı bir anlaşmada eğer anlaşmayı kabul ederseniz üstünüze düşeni yapmak zorundasınız. Eğer gitar satıcısına parayı verirsem karşılığında bana gitarı göndermesi gerekir, aksi halde anlaşmaya rıza göstermemiş olurum. Anlaşılıyor ki devlet, bunu size borçlu olduğunu düşünmüyor. Yani vergilerinizi ödemek ve itaat etmek zorundasınız fakat Yüksek Mahkeme’nin belirttiği gibi devlet sizi hususi olarak korumak zorunda değil. Birinin polisi aradığı ama polisin gelmediği ve bu yüzden kurbanın dövülüp ırzına geçildiği hatta daha beterinin olduğu bazı Yüksek Mahkeme vakaları olmuştur. Ve insanlar, anlaşmanın şartlarını yerine getiremediği için devleti dava ettiğinde Yüksek Mahkeme, devletin size bireysel koruma sağlama mecburiyetinin olmadığını, sadece insanların genelini koruma mecburiyeti olduğunu söylüyor. Öyle görünüyor ki devletle olan ilişkimiz karşılıklı rızaya dayanmıyor. O yüzden, rıza teorisi oldukça popüler olsa da işe yaramıyor, çünkü devletle olan ilişkimizin karşılıklı rızaya dayanmadığı ortaya çıkıyor.

O halde soru şu: Bu teori, devlet otoritesini açıklayamıyorsa devletin neden otoriteye sahip olması gerektiğini açıklayan başka teoriler var mı? Hepsinin üzerinden şimdi geçmeyeceğim ama sizi, bunları araştırmaya davet ediyorum. Yine de tipik bir felsefeci şöyle düşünür: “Platon’dan beri en az 2500 yıldır devlet otoritesini temellendirecek bir teori bulmaya çalışıyoruz fakat öyle görünüyor ki bunların hiçbiri işe yaramıyor.”. O yüzden muhtemelen bu konudaki en iyi görüş, devletin bir otoritesi olmadığı. Bu illa ki de devletten kurtulmamız gerektiği manasına gelmiyor, belki de devletin olması kullanışlı bir şeydir ve bazı insanlara, kurallar belirleyip bunları dayatma yetkisi vermek faydalı olabilir. Fakat bu, aynı zamanda hiçbirimizin bu kurallara uymak gibi bir zorunluluğu olmadığı anlamına da gelebilir.

Soru: Peki, dediniz ki devlet tarafından konulan kurallara uymak zorunda değiliz. Öyleyse diğer türlü de olabilir mi, yani devletin koyduğu kurallardan kaçabildiğimiz sürece onlara uymama zorunluluğumuz vardır denilebilir mi?

Brennan: Evet, bu harika bir soru. Aynı zamanda zor bir soru. Kurallardan kaçmaktan bahsediyorsunuz, bu önemli bir şey çünkü mesela birtakım haksızlıklar yapmakta olan biri olduğunu hayal edin ve sizin, bu kişiye karşı koyabileceğinizi düşünün. Fakat bu esnada muhtemelen öldürüleceksiniz. Normalde karşı koymanızın kaçınılmaz olduğunu düşünürdük çünkü öbür türlü size zarar gelmesiyle karşı karşıya kalacaksınız. Öte yandan, eğer kaçabiliyorsanız bunun en azından meşru ve hatta bazı durumlarda kaçınılmaz olduğunu söylerdik. Yani kastettiğim, eğer haksızlığı hiçbir bedel ödemeden bir düğmeye basarak durdurabilseydiniz bunu yapmanız gerektiği. Yani sadece yapmaya hakkınız olmazdı, aynı zamanda yapmanız mecburi olurdu. O yüzden iyi ki bu soruyu sordunuz, çünkü bir durumu ima ediyorsunuz, yani devlet otoritesinin yokluğu durumunda ne yapmak gerektiğini. Bu da demek oluyor ki devletler büyük haksızlıklar yaptığı zaman buna direnmeniz en azından meşrudur ve hatta bunu kolayca yapabiliyorsanız yapmanız mecburi de olabilir.

Konuşmacı: Jason Brennan, Georgetown Üniversitesi
Kaynak: libertarianism.org
Çeviren: Asım Kaya, Ahmet Mutluay
Redaksiyon: Seçkin Sosyal

Bu başlık için şu anda yorum yapılamıyor.