Siyaset Felsefesi 4: Niçin Mülkiyet Hakları?

Brennan: Hakların nasıl işlediği ve kavram olarak neden önemli oldukları hakkında konuşuyoruz ama hangi haklara neden sahip olduğumuz hakkında pek konuşmadık. Öyleyse gelin şimdi mülkiyet haklarından bahsedelim biraz. Mülkiyet hakları ne işe yarar ve eğer varsa bizim için değeri nedir? Kavramsal olarak mülkiyet haklarının ne olduğunu düşündüğümüzde, aslında birçok hakkın bir araya gelmiş hali olduğunu görürüz. Ben bu saatin benim olduğunu söylüyorsam bununla anlatmak istediğim birkaç şey var demektir. Özellikle, evrenin bu küçücük parçasıyla diğer insanların etkileşime geçmesini engelleme hakkına sahibim demektir. Hiçbiriniz benim iznim olmadan bu saatle etkileşime geçemezsiniz. Yani buradaki esas hak hariç tutma hakkıdır fakat mülkiyet hakları genellikle başkalarının izni olmadan bir şeyi kullanabilme hakkı, bir şeyleri değiştirme veya ortadan kaldırma hakkı gibi diğer hakları da içerir. Eğer istersem bu saati parçalayabilirim çünkü bu saat benim ve buna hakkım var. Bir şeyleri satmak veya birilerine öylesine vermek, mülkiyetini başkasına devretmek, kiralamak, onlardan bir şekilde para kazanmak ve benzeri haklara sahibim. Kavram olarak mülkiyet hakkı işte budur. Farklı şeylere farklı yollarla sahip olabiliriz. Bir kediniz varsa, ona saatinize yapmak istediğiniz her şeyi yapamazsınız. Bir havuz kulübüne üyeyim ve bunun belli başlı şartları vardır. Örneğin, bu üyeliği kafama göre birilerine devredemem veya istediğim herhangi bir fiyata satamam. Sadece kendi muhitimde yaşayan insanlara devredebilirim. Buradan anlıyoruz ki bazı mülkiyet hakları diğerlerinden daha kapsamlı. Bir şeye sahip olmanın farklı yolları vardır fakat bu genelde mülkiyet hakkıyla gerçekleşir. Mülkiyet hakkı, diğerlerinin bir şeyle etkileşime geçmesini önleme hakkı ve bu şeyi kullanma, değiştirme veya ortadan kaldırma haklarının bütünüdür.

Peki buna neden katlanmalıyız ki? Geleneklerimiz, mülkiyetle ilgili kurallarımız var. Her şeyden önce, neden onlarla yaşıyoruz? Çok mu iyi fikirler bunlar? Herkesin öyle düşündüğü söylenemez. Jean-Jacques Rousseau’nun tam da bu konuyla ilgili güzel bir sözü var. Rousseau der ki “Bir toprak parçasını çitle çevirip ‘Burası benim’ diyerek diğer insanları kolayca kendisine inandıran ilk kişi sivil toplumun gerçek kurucusudur. Eğer biri çıkıp da kazıkları sökerek veya hendekleri doldurarak var gücüyle dostlarına ‘Bu sahtekarı dinlemeyin! Meyvelerin herkese ait olduğunu ve yeryüzünün kimseye ait olmadığını unutursanız bittiniz demektir.’ diye haykırmış olsaydı insan ırkı yeryüzünde bugüne dek yaşanmış kim bilir kaç suçu, savaşı, cinayeti, sefaleti ve korkuyu hiç yaşamamış olacaktı.” Öyle görünüyor ki Rousseau pek mülkiyet taraftarı değil. Yani demek istiyor ki özel mülkiyet diye bir şey uydurmuş olmasaydık, insanlık tarihindeki tüm bu savaşlar ve yıkımlardan kaçınabilirdik. Özel mülkiyet denen şeyden kurtulun yeter. Peki bu konuda ne kadar haklı? Rousseau ile hemfikir olmasak bile onun haklılık payı var. Yalnız mülkiyetle ilgili kafa karıştırıcı bir husus var. Neden birisi bir şey için “Bu benim. Onunla etkileşimde bulunamazsın.” dediğinde bunu kabulleniriz ama “Hayır, bu herkesin. Dolayısıyla onu herhangi biri kullanabilir.” demeyiz? Neden insanları evrenin ufak bir yığınından uzak tutmaya çalışırız? Şimdi bunu şu şekilde düşünelim: Birilerinin bir şeyleri sahiplenmeden önceki başlangıç noktasında hiçbir şey sahipli değildi ve hiç kimse bir şeyi isimlendirmemişti. Kamusal olarak da sahiplenilmiş değildi, sadece sahipsizdi. Herhangi bir yerde herhangi birinin herhangi bir şeye sahip olma gibi bir iddiası yoktu. Ve bir bakıma özgürlük had safhadaydı çünkü insanların istediği herhangi bir yere gidebilme özgürlüğü vardı. Bir yere gitmek isterdiler ve giderdiler. Dünyanın herhangi bir yerine girişleri engellenmemişti. Herhangi bir yere seyahat edebilir, herhangi bir şeyi kullanabilir ve herhangi bir şeyle etkileşime girebilirdiler. Gördükleri herhangi bir ağaçtan bir elma koparıp alabilirdiler. Oldukça harika görünüyor. Sonra biri gelir, bir çit çeker ve der ki “Bu sınırlar içerisinde kalan toprak parçası bana ait. Artık hiçbiriniz buraya giremezsiniz. Dün hepiniz buraya özgürce gelip dolaşabiliyordunuz ama artık yapamazsınız. Ve sadece bu da değil. Çevirdiğim bu araziye girmemeye dair yasal sorumluluk sahibi olduğunuzu varsayıyorum. Ve dahası buraya adım attığınızı görürsem sizi pataklarım.” Şimdi, Rousseau’nun haklılık payı var gibi. Böyle bir şey yapan birini tam olarak ne haklı gösterebilir? Bir zamanlar istediğimiz yere gitmekte özgürdük. Şimdi ise gözümüzün önündeki bir avuç toprağa adım atmakta dahi özgür değiliz.

John Locke da bunun hakkında düşünüyordu. Belki, başkalarının da kendi mülkünü edinebileceği ve ihtiyaçlarını karşılayabileceği sürece, ihtiyaçlarınızı karşılayacağınız mülkiyete ve kaynaklara sahip olma hakkı veren bir kuralımız olabilir. Böylece, bu kaynaklar üzerinde emek sarf eder, kaynağı üretken şekilde kullanır, kaynağı biraz daha değerli hale getirir, sonra da başkalarının da yararlanmasına imkan verme şartıyla kendi ihtiyacınızı karşılarsınız. Ancak; çoğu insan “Bu, yerine getirilmesi imkansız bir standart” diyerek tepki gösterdi. Örneğin, bir miktar arsayı ele alalım. Eğer ben birkaç dönüm araziyi sahiplenir ve “Bu benim” dersem yeni bir arazi yaratılmış olmuyor; herkes için boşta olan toplam arazi miktarını birkaç dönüm azaltmış oluyorum. Sonra sıradaki kişi geliyor ve birkaç dönüm alıyor ve “Bu benim,” diyor. Şimdi on dönüm kadar eksiğimiz var ve çok az miktarda yeni arazi yaratılıyor, Hawaii’de kayalardan oluşan küçük bir arazi dışında pek boş arsa kalmıyor.
Yani ne zaman biri bir şeyleri özelleştirir veya onu kendi mülkiyetine geçirirse, onları diğer insanlar için kıtlaştırıyorlar. Ve mülkiyet yarışına geç başlamış olmak büyük bir dezavantaj oluşturuyor gibi görünüyor. Henüz gelmişsinizdir ve sizin için hiçbir şey kalmamıştır. Bütün toprak parçaları sahiplenilmiştir ve siz hayatınız boyunca açlık çekecek ve öleceksinizdir. Bu durum, özel mülkiyete karşı itirazlara sebep olacak gibi görünüyor. Kendiniz için yetecek kadarını alıp diğerlerine de yetecek kadarını bırakmak olan Locke modeli, insanları memnun edecek gibi durmuyor. Bu muhtemelen bir hataydı. Ve sanki Locke da bunu fark etti.

Bu konu üzerine düşünmenin iyi bir yolu, pratiğe bakmaktır. Yani
mülkiyet hakları sağlayan rejimlerin diğerlerinin ihtiyaçlarını daha çok ve daha iyi sağlayabilmektedir. Bu konu hakkında düşünmekte olduğumuz şey şudur: Virginia’da biraz toprağım var. Ama yine de oranın yerlilerine göre durumum daha iyi. Belki, bazı insanların Virginia’ya ilk gittikleri için eyaletin tamamına sahip olduklarını, gerçekten mutlu ve zengin olduklarını ve benim gibi sonradan gelenlerin hiçbir şey elde edemediğini düşünüyorsunuz. Bu aslında doğru değil. Aslında benim durumum onlara nispeten çok daha iyi. Neden mi? Çünkü, özel bir şirket açtığınızda insanlara, daha verimli bir şekilde çalışmaları için fırsat tanımış olursunuz. Locke böyle söyler. Locke, ortak alanda, kimsenin kullanmadığı ve çok az miktarda yiyecek üretilebilecek toprak olduğunu belirtir; ama eğer herhangi birine bu alanı işletmesi ve ekip biçmesi için izin verilirse, üretimi 10.000 katına kadar çıkarabilmektedir. Ve sonrasında, bu alanları işleten insanlar başka insanlarla ticaret yapıp herkesin daha iyi bir duruma gelmesine katkı sağlayacaktır. Bizim yaşam standartlarımız bizden önce gelmiş insanlara kıyasla çok daha yüksektir. Demek istediğim, buna ekonomik açıdan bakarak düşünecek olursak, insanlık tarihi boyunca dünyanın her tarafında sıradan bir insan günde 1 $’dan daha az kazanmıştır. Eğer Brad DeLong’un ekonomi test kitabında yazana bakarsanız, M.S. 1’den sonra kişi başı gelirin maksimum 250 $ civarında olduğunu göreceksiniz. 

Dünyada ortalama bir insan, BM ile birlikte yaşayan tipik bir insan, şu anda aşırı bir sefaletin olduğunu düşünüyor. Fakat şu an daha zenginiz. Peki neden? Çünkü bir şeyleri özelleştirdik ve ticaret yaptık. Bu yüzden, Locke’un söylediği gibi, bir şeyleri özelleştirdiğimizde ve ticaret yapmaya başladığımızda, çok daha üretken olduğumuzu ve sahip olabileceğimiz şeylerin miktarının çok daha fazla olduğunu düşünebiliriz. Bu nedenle, başlangıçta bazı topraklar veya kaynaklar tahsis edilerek, özelleştirilebilen kaynak stokunu azalttığımız doğrudur; ama bu, sahip olabileceğimiz şeylerin stokunu azalttığımız anlamına gelmez. Eğer bugün ve şu ana kadar yaşamış insanların %1’lik dilimini oluşturan en zenginlerinin arasındaysak, bunun sebebi, ilk insanlar olmamız değil, oyuna geç girmemizin sağladığı avantajdır. Erken göç edenler bunu iyi bir şekilde yapmazlar. Geç gelen, daha iyi yapar. Dünyanın 1950’lerdeki toplam üretiminin çok daha fazlasını A.B.D. şu anda sadece tek başına üretmektedir. Bu yüzden, sahip olduklarımızın miktarı şu anda çok daha fazladır. Dahası, olay sadece ortak alandan bir şeyleri almak değildir, aynı zamanda insanlara daha fazla şey vererek durumu dengeleyebiliriz. Ortak alanları terk etmek, diğerleri için yeterli kadar bırakmış olmak ve diğerlerinin de aynı derecede faydalanabilecekleri demek olmayabilir. Bu yüzden Locke, başkaları için yeterli ve faydalı alanlar bıraktığınız sürece sahiplenebileceğinizi söyler. Bu yüzden, mülkiyetine almama kararı vermek aslında insanların yeterince alamayacağı manasına gelebilir.

Ekonomide, kamusal mülkiyet trajedisi adı verilen bir kavram vardır. Buradaki endişe, bazen bazı şeyleri kamusal alanda sahipsiz bıraktığınızda ve bunlar kimsenin mülkiyetinde olmadığında bu şeylerin yok olup gitmesidir. Bunu şöyle tasavvur edebiliriz. Diyelim ki hepimiz çobanız ve burası da ortaklaşa kullanılan bir mera. Hepimizin koyunları var ama mera kimsenin değil. Bu meranın, yok olmaya başlamaması için kullanılma miktarını temsil eden bir taşıma kapasitesi var. Yani belli sayının altında koyun otlattığımızda çimler yeniden yeşermeye fırsat buluyor ve böylece meradan faydalanmaya devam edebiliyoruz. Fakat çok sayıda koyunu meraya bırakırsanız bir süre sonra meranın aşırı otlatmaktan toz toprak haline geldiğini görürsünüz. Yani taşıma kapasitesi konusunda haklı olduğumuzu varsayabiliriz. Şimdi, her birimizin belli sayıda koyunu var ve ben bir tane daha almaya karar veriyorum. Bu durumda mevcut otlağın tüm koyunları besleyecek kapasiteye sahip olmayacağı aşikar. Koyunların değeri biraz düşecek ama belki ben bu durumdan faydalanabilirim çünkü başkalarınınkinden bir fazla ve hemen hemen çok iyi beslenmiş bir koyunum olacak. Bu bana biraz daha fazla para kazandıracaktır ki bu benim için daha kârlı bir durum ve ben de tabii ki bu fırsatı kaçırmayacağım. Fakat yine de olacak olan şu. Sürülerinize bakacak ve göreceksiniz ki koyunlarınız çok da iyi durumda değil. Bunun üzerine daha fazla koyunu meraya süreceksiniz. Bir noktadan sonra süreç çığrından çıkacak ve herkes alandan daha fazla faydalanayım derken meranın yok olmasıyla sonuçlanacak.

Ya da daha günlük hayattan bir örnek vereyim. Akrabalarımla birlikte olduğum zaman ortak bir tatlı sipariş etmeyi seviyorum. Tatlı pat diye masanın üstüne geliyor, orada duruyor. Ortak yiyeceğiz. Herkes bir anda Garfield gibi gömülüyor ve hızlı hızlı yemeye çalışıyor, ne bir tat ne de zevk alıyorlar. Neden böyle oluyor? Çünkü eğer yavaş yerlerse diğerlerinin daha çok yiyeceğinden endişe ediyorlar. Bunun gibi başka örnekler de var, mesela Tonga Adaları’nda mercan kayalıklarında balık tutmakla geçinen bir topluluk var. Bir gün birisi yeni bir balık tutma teknolojisi ile geliyor. Bir ağartıcı alıp mercan kayalıklarına dökecekler ve bu sayede balıkları boğarak çok sayıda balık avlamış olacaklar. Şimdi eğer bu insanlar zıpkın veya onun gibi geleneksel metotları kullansalardı aynı sürede ancak bir kaç balık yakalamış olacaklardı ve bu balıkların her biri daha değerli olacaktı. Fakat bu teknolojiyle tek seferde yüzlerce balık yakalayacaklar ve bu balıkları piyasaya getirdiklerinde balık başına düşen birim fiyat dramatik bir biçimde düşecek. Dolayısıyla bir kişinin ağartma yöntemini kullanmasıyla diğerleri de kullanmak zorunda kalacak çünkü diğer türlü ailelelerini besleyemeyecekler. Ağartma balıkçılığındaki problem ise elbette ki sadece balıkları öldürüyor olması değil aynı zamanda onların bağımlı oldukları mercan kayalıklarını da öldürüyor olması.

Dolayısıyla tarih boyunca insanlar bir şeyleri kolektif bir şekilde, ortak olarak kullanmaya çalıştıklarında ortaya çıkan problem insanların bunları kullanırken aşırıya kaçma ve tahripetme eğilimi oluyor. Buna da kamusal mülkiyetin trajedisi deniyor. O yüzden bir şeyi başkalarına da yetecek kadar ve iyi bir halde bırakmak istiyorsanız yapmanız gereken, neyin kamu malı olup neyin olmadığını kontrol etmenin bir yolunu bulmaktır. Ve bunu yapmanın iki kolay yolu var: Biri, kontrolü eline alacak bir Leviathan yaratmak ve Leviathan’ın insanlara ne yapmaları gerektiğini söylemesi. Diğeri ise bunu bölüştürüp özelleştirmek ve herkesin kendi işini yapmasını sağlamak. 

Soru: Kolunuzdaki saat gibi somut nesnelerin mülkiyet hakkı üzerine düşünmek kolay, peki ya öyle somut ve elle tutulur bir şey olmayan fikirler ve fikri mülkiyet hakları hakkında ne demeli? 

Brennan: Evet, bu iyi bir soru. Açıkçası fikri mülkiyet hakkında ne düşünmek gerektiği siyaset felsefesinde büyük bir problem çünkü burada çok farklı bir durumdan bahsediyoruz. Mesela bir arabanız varsa ve ben sizin arabanızı alırsam siz arabasız kalırsınız, ben ise bir araba elde etmiş olurum. Bu sizin için apaçık bir kayıptır. Ama bilgisayarınızda birtakım bilgiler varsa, örneğin müzik diyelim, ve ben bu müziklerin bir kopyasını alırsam siz hiçbir şey kaybetmiş olmazsınız. Hala o müziklere sahipsiniz, yani biz sadece kopyalamış olduk. Öyle gözüküyor ki bu durum için uygulayacağımız kurallar diğerlerinden farklı olacak. Fiziksel nesnelere uyguladığımız kurallar ile bu tarz soyut nesnelere uygulayacağımız kuralların aynı olacağını düşünmek saçma olurdu. Yani böyle bir mesele de var.

Fikri mülkiyet gibi bir şeye gerek olup olmadığı konusunda ortada bazı görüş ayrılıkları var. Ve insanların savunduğu yaygın bir görüş de şu, aslında bu kurum yararlı olduğu için var. Şöyle ki, kişilerin kendileri yararlanamayacaklarsa inovasyon yapmayacaklarından ya da bu inovasyonları piyasaya sürmeye istekli olmayacaklarından endişeleniriz. Mesela diyelim ki bir şey icat ettim, bir şeyleri geliştirmek için çaba gösterdim ve sonra onu piyasaya sürdüğümde başka birisi onu anında kopyalayabilir ve emeğimin getirilerinden faydalanabilir. Ve bunu fark ettiğimde çalışmak için motivasyonum kalmayacak. Patent koruması ve telifler hakkındaki birçok görüş bu düşünceye dayanmaktadır. Ancak bunun aslında bir ekonomi teorisi olduğuna ve yanlış olabileceğine dikkat edin. Bu düşünceyi daha derin araştırdığımızda insanların karşılığında patent koruması almadan da bir şeyleri icat edecekleri ortaya çıkabilir. Bu nedenle ekonomistlerin bu konuda ne söyleyeceklerini görmemiz gerek.

Konuşmacı: Jason Brennan, Georgetown Üniversitesi
Kaynak: libertarianism.org
Çeviren: Samet Tonyalı, Bahar Ezgin, Ezgi Yıldırım, Asım Kaya, Liliya Bondar
Redaksiyon: Seçkin Sosyal, Soner Bastiat

Bu başlık için şu anda yorum yapılamıyor.