Milton Friedman öğle yemeği efsanesini anlatıyor…

Bedava Öğle Yemeği Efsanesi, devletin, öyle ya da böyle,  hiçkimseyi masfara sokmadan, para harcayabileceği yönünde bir fikir. Bilmiyorum, 150 yıl önce yaşamış Fransız ekonomist Frederich Bastiat’ın yaptığı devlet tanımını duydunuz mu hiç? “İnsanların, diğer insanların parasıyla bedavaya yaşayabileceğini zannetiği kuruma devlet denir.” İşte buna ‘bedava öğle yemeği efsanesi’ denir. Devletin, hiçkimseye masraf çıkarmadan,
topluma hizmet edip para harcayabileceği hikayesi… Bu durum şöyle gerçekleşiyor. İki kısmı var. Birinci kısmında, işyerlerini; tüketicilere, işçilere, bireylere masraf çıkarmadan, vergilendirebileceğin hikayesi.Sanıyorlar ki işyerlerine bu vergiler yük getirmez.. İkinci kısım ise, hiçkimseye zarar vermeden para basılınabileceği hikayesi. Eğer şu para basma makinelerini açarsak, kimseyi fakirleştirmeden, herkesi zengin yapabiliriz düşüncesi.

İlk kısma bakalım. İşyerlerini vergilendirebilir misin? Vergilendirebileceğin işyerleri yok. Sadece insanlar vergi ödeyebilirler. Bu yerden ben vergi alabilir miyim? Yada bu binadan? Bu bina vergi ödeyemez ki, sadece insanlar vergi ödeyebilirler. İşyerlerini vergilendirmeden bahsettiğinde, bu vergiyi biri ödemeli. Bu vergiyi: hisse sahipleri, müşteriler yada işçiler öderler. Başka nerden gelecek? Noel Baba, Diş Perisi gibi devlete para sağlayacak kimse yok. Biri bunu ödemek zorunda. Ama tekrar tekrar duyuyoruz, bireylerin vergilerini arttıramayız, işyerlerininkini arttıralım. Şimdiki sosyal sigorta tartışmalarında olduğu gibi bu hikaye ortaya çıkıyor. Sosyal sigorta vergisinin yarısının işçi, yarısının da işyeri tarafından ödendiği yönünde bir hikaye var. Bu saçmalık. Bu bir söylenti. gerçek değil. İşyerinin ödediği kısım, işçinin maaşından düşülüyor. Bir işyeri yeni bir eleman almayı düşündüğünde, sadece elemana vereceği maaşı değil, devlete ödeyeceği yeni vergileri de düşünüyor. Aslında durum işveren için farketmiyor. Ha işçiye yüksek bir maaş vermiş ve işçi bunun belli bir kısmını devlete ödemiş..ha işçiye düşük bir maaş vermiş ve bir miktar da doğrudan kendi devlete ödemiş. Ne farkeder? İşyerinin umrunda olan o elemanın ona toplam maliyeti. Çünkü, bu işyerinin sözde ödediği vergiyi , gerçekte yine o işçi ödüyor.

Bu, test edilip onaylanan bir tespit.. Birkaç yıl önce Bookings Enstitüsü tarafından basılan bir kitap gösteriyordu ki bu vergilerin tamamını işçiler ödüyordu. Bu vergiler işçilere kaydırılıyordu. Eğer düşünürseniz siz de görürsünüz. O vergileri işyerleri ödemiyorlar. Ama buna rağmen, şu sıralar Kongrede, işçilerin ödediği verginin bir kısmını işyerine kaydırmaya çalışılıyor. Bu da, işyerinin, yeni bir eleman alma isteğini düşürüyor.

Şirketleri vergilendirmeye baktığımızda, dikkat etmemiz gereken, o vergi ödemelerini kim onaylıyor? Kim o vergilerin faturasını ödüyor? Mesela şirketin Ceo’su onaylıyor.  Ama aslında kim ödüyor o vergiyi? O ceo ödemiyor.  Diyelim ki bu ceo 10 milyon dolarlık bir vergi ödüyor.  Ama bunu kim ödüyor? Bu 10 milyon dolar nerden geliyor? Bu para şirketin sattığı mallardan ve verdiği hizmetlerden geliyor. İşte bu, fiyatların düşmesini ve maaşların zamlanmasını engelleyen 10 milyon dolarlık bir kayıp demek. Yani bu parayı aslında tüketiciler ödüyorlar. Bu sebeble ben kişisel  olarak, işyerlerine uygulanan her verginin kaldırılması taraftarıyım. Böylece işyerlerine vergi koyuyormuş gibi yapıp insanlara gizlice vergi uygalayamazlar. Böylece gerçek vergi oranları ortaya çıkar.

Peki parayı, hiç kimseye zarar ettirmeden basabilir misin? Para basmak çok kolay. Ama bunu yapmak topluma karşılıksız bir iyilik yapıyor mu? Hiç de değil. Bu sadece vergi almanın değişik bir yolu. Para basarsan insanların, harcamak için daha çok parası olur. Bu ekstra parayı aynı miktarda ürün ve hizmete harcarlarsa fiyatlar artar. Ve herkes enflasyon yoluyla vergi ödüyorlar. Bu da bir çeşit vergi. 

Çeviri: Tolga Mercan
Seslendirme: Semih Bedir

Bu başlık için şu anda yorum yapılamıyor.