Liberteryenizm’e Giriş 7: Hukuk ve Anayasa

David Boaz: Hukuk, özgür bir toplum için zaruridir. Aslında her toplum için öyledir. Hukukun olmadığı bir toplum düşünmek zor. Ancak hukukun ne olduğunu tanımlamak da zordur. Karşılaşılan ilk sorun, insanların hukuku bir dizi emir olarak algılamasıdır. Devlet size bunları uygulamanızı buyuruyor. Kongre kanunlar çıkartır ve size ne yapmanız gerektiğini söyler. Oysa doğru yaklaşım, hukuku, özgürce yaşamanızı sağlayan kurallar olarak görmektir. Başkalarına zarar verme! Hırsızlık yapma! Sözlerini yerine getir! Bunlar hukukun temel kurallarıdır ve bunlar olmazsa uygar bir toplumda yaşayamayız.

Hukuk, esasen kendiliğinden oluşmuş bir kurumdur. Devletlerin bir ürünü değildir. Çok çok uzun zaman önce, tarih öncesi çağlarda da insanlar kendi aralarında anlaşmazlıklar yaşıyordu. Diyelim ağacım sizin bahçenize devrildi. Bunun sorumlusu kim? İnsanlar karar vermenin bir yolunu bulmalıydılar. Komşularına gidip “Ağacım sizin bahçenize devrildi, bu konuda ne yapmalıyız?” diyerek başladılar. Komşulardan bazıları daha bilgeydi, benzer durumlarla daha önceden karşılaşmışlardı ve neye karar verildiğini biliyorlardı. Bu gibi durumlarda hep onlara danışıldı ve zamanla bu davalarda onlar yargıç rolünü üstlenmeye başladılar. Kararlarını, emsal kararlara dayandırdılar. Daha önce bir ağaç başkasının bahçesine devrildiği zaman izlediğimiz yol buydu, bunu tekrar izlemeliyiz. Böylelikle hepimizin uyabileceği ortak bir kuralımız olur.

Hukuk böyle oluşmaya başladı. İngiltere ve Amerika’da buna ortak hukuk (örf ve âdet hukuku) diyoruz, yani meclisten veya Yüksek Mahkeme’den değil toplumdan çıkan, günlük yaşantımızı düzenleyen kurallardan bahsediyoruz. Genel olarak, ortak hukuk, ideal bir liberteryen belge veya bir doktrin olmayabilir. Ancak baktığınız zaman, bunun bireysel tercihlere, bireysel sorumluluğa, mülkiyet haklarına ve birlikte yaşamak için gereken kurallara göre hazırlandığını görürsünüz. Eğer ıssız bir adaya düşmüş Robinson Crusoe olsaydık, hukuka ihtiyacımız olmazdı. Oysa toplum içinde yaşadığımız için bunlara ihtiyacımız bulunmaktadır.

Birleşik devletlerdeki temel yasa, elbette ki anayasadır. Ve görülebileceği gibi bu küçük kitapçık anayasa ve Bağımsızlık Bildirgesi’ni içerir. Esasında temel yasa epey kısadır. Federal kayıtlar gibi yılda 80.000 sayfa değildir. Federal bütçede 2000 sayfa vardır ve Birleşmiş Devletlerin anayasasının 100 katı uzunluğundaki bu 2000 sayfa ne hakkındadır? Anayasa, devleti kurmak ve onu sınırlandırmak için oluşturulmuştur. Amacı da bir devlete sahip olmak zorunda olduğumuzu göstermektir. Ve tabii ki devlete ihtiyacımız olmadığını söyleyen liberteryenler vardır ama bence onlar da aslen zorlayıcı bir devlete ihtiyaç olmadığını söylemektedirler. Onlar da yasalara, idareye ve kurallara ihtiyacımız olmadığını söylemezler. Sadece bunların zorlayıcı bir devlet eliyle gerçekleştirilmesi gerektiğini düşünmezler.

Kurucular, devlete ihtiyaç olduğunu düşünmüşlerdi, ama aynı zamanda devletin insanları baskı altına alamaması da gerekiyordu. Devletin kuruluşunda anayasada onun güçlerini sıralarken karşılaştıkları asıl zorluk buydu. Devlete bazı yetkiler aktardılar, bu yetkileri de özellikle birinci maddenin 8. bölümünde sıraladılar. Ve böylelikle, devletin gücünü de sınırlandırdılar. Gücü bölüştürdüler. Biraz başkana, biraz Kongre’ye, biraz da Anayasa Mahkemesi’ne yetki verdiler. Gücü, eyaletler ve federal hükümet arasında da paylaştırdılar. Tüm bu yollarla, tıpkı Bernard Bailyn’in Amerika’ya yerleşmiş olan İngiliz fikirlerinde yazdığı gibi, gücün, özgürlük ve medeniyete nelere mal olacağından korktukları için onu sınırlamak istediler.

Anayasa, liberteryen bir belge midir? Pek çok liberal, Konfederasyon Maddeleri’nin biraz daha liberteryen olabileceği ve hepimizin anayasayı bir nebze daha iyileştirebilecek yollar düşünebileceğimiz kanaatindedeler. Ben daha çok, şu düşünceyi söyleyen kişinin fikrindeyim: “Birleşmiş Devletler anayasası mükemmel bir belge değil ancak hali hazırda sahip olduğumuzdan daha iyi.”. Buradaki asıl fikir şudur: Tabii ki biz şu an anayasanın hükmü altında yaşamıyoruz. Biz daha çok, Anayasa Mahkemesi (Supreme Court) tarafından hazırlanmış, devlete büyük yetkiler veren ve anayasa tarafından izin verilmemiş yasalar altında yaşıyoruz. Tüm bunlara rağmen, kısmen de olsa bir anayasa altında yaşıyoruz ve bu devletin yetkilerini kısıtlıyor ve böylece Amerika’da özgürlüğü epey koruyor ve bu iyi bir şey.

Mahkemeler, yıllar boyunca anayasayı pek çok kez, temel hakların altını oyacak şekilde yorumladılar. Örneğin, zorunlu askerliğe müsaade edildi. Hemen aklınıza, bunun 13. ek maddeye yani gönülsüz hizmeti yasaklayan maddeye aykırı olduğu gelecektir. Fakat mahkeme bunu o şekilde değerlendirmedi ve 2. Dünya Savaşı süresince Japon kökenli Amerikan vatandaşlarının hapse atılmasına müsaade etti. Mahkemenin temel aldığı fikir hala ürkütücüdür. İnsanları, eğer toplumun yararına olacağını düşünüyorsanız, sadece ulusal kökenlerine bakarak hapsedebilirsiniz. Mahkeme burada, şu birkaç konunun uygulanmasında sınıfta kaldı. Anayasada, federal hükümete ulusal bir zorunlu emeklilik sistemi işletme yetkisi verilmemiştir. Aynı şekilde, sağlık, eğitim veya birçok benzer konuda denetleme yetkisi de tanımlanmamıştır. Dolayısıyla anlıyoruz ki mahkeme, federal hükümeti tanımlanmış sınırları içerisinde tutmakta başarısız olmuştur. Başkan’ın savaşa karar verme, düzenlemeler getirme, düzenlemeleri ve kanunları askıya alma güçlerini sınırlama konusunda başarısız olmuştur. Bu başarısızlıkta Kongre’nin de payı var. Kongre, onayı olmadan başkanın savaş kararı vermesini engelleyebilirdi. Fakat bunlar yaşanırken Kongre, öyle korkak ve miskindi ki, “eğer savaşa gireceksen halkı temsil eden Kongre’den izin almak zorundasın” şeklinde bir itirazda diretemedi. Mahkeme, bahsi geçmemiş haklar konusunda da başarısız oldu. Hiç şüphesiz ki zorunlu askerlik bunlardan biri.

Uyuşturucu yasası bir örnek. 20. yüzyılın ilk yarısında bazı insanlar alkolü tüm ülkede yasaklamak istedi. Bunun kadar kötü bir diğer fikir de mahkemenin avukatlardan, anayasanın buna izin vermeyeceğini anlamış olduklarını beklemek oldu. Sonunda avukatlar, özgürlüğü sınırlayan bir ek madde getirilmesi için kampanya yürüttüler ve istediklerini aldılar. Büyük ölçüde liberteryen olan bir anayasa için ne büyük bir talihsizlik! Fakat federal uyuşturucu savaşının anayasal bir dayanağı yoktu, çünkü yetki sadece alkolün yasaklanması için verilmişti, diğer maddeler için değil. En azından alkol yasağı taraftarları buna ihtiyaçları olduğunu anladı. Uyuşturucuyla savaşanlar bunu asla anlamadı.

Kongre’nin yaptığı bir diğer şey ise genel tutuklama izni vermesi oldu. Bunlar, tarih kitaplarınızda “destek fermanları” şeklinde geçer. Sömürge çağını hatırlayın. Kral, İngiliz ordusuna, karşıt görüşlü yayınlar ve aktivistler için Boston’daki her eve girmelerine izin veren fermanlar yayınlamıştı. Bugün, NSA temelde benzer resmi emirler çıkartıp genel tutuklamalar yaptırabiliyor. Normalde birinin bir suçu işlemiş olduğunu düşünüyorsanız, bir hakime gider ve arama emri çıkartırsınız. Bu, size bu kişinin evinde belli kaçak mal veya herhangi bir kanıt olup olmadığı konusunda arama yetkisi verir. Genel izin ise istediğiniz herhangi birinin evini arayabilirsiniz anlamına gelir ki NSA’in yaptığı ve yüksek mahkemenin de durdurmadığı tam olarak budur.

Yüksek Mahkeme’nin, sözleşmelerin kutsallığına zarar veren birçok örneğinde, altına dayalı sözleşmeler 1930’lara kadar önemli bir meseleydi. Sözleşmeler, altın üzerinden yapılırdı. Buna göre, size 100 ons (28.35 kg) altın ile ödeme yapacağım. Yüksek Mahkeme, bu koşulları kaldırmayı uygun buldu ve ödemeyi dolarla yapmanıza izin verdi. Bu, sözleşmenin kurallarını aşındırmaktır. Bu günlerde, iş hayatındaki bütün sözleşmeler aşırı derecede dengesiz. Pazarlık gücü için gerekli olan, simetri gibi bir denge koşulu ihlal edildiğinde, insanlar bu sözleşmelere bağlı kalmak zorunda olmamalıdır. Sözleşmelerin aşındırılması ise, artık işin içinde Yüksek Mahkeme’nin de olduğu ciddi bir problemdir.

Şimdi, “Bu, anayasanın dışına çıkmamızın iyi olacağı anlamına mı gelir?” diye sorabiliriz. Pek öyle diyemem. Anayasaya bağlı bir devlet inşa etmeye çalışıyoruz, denebilir. Anayasayı geliştirebileceğimiz yollar var mıdır? Anayasa, başkanın kısmî veto hakkını garanti altına alsa iyi olabilirdi. Yani, meclis bir ödenek paketini onaylar ve başkan da bu senedi şartlı imzalayabilir; “şu ve şu kısma onay vermiyorum. Şu iki satırı, şu on satırı veto ediyorum.”, diyebilir. Bunun, başkana fazla güç vereceğine dair bir argüman da var. Başkan bu gücünü; “Irak savaşı için oy vermezseniz, sizin ödeneklere getirdiğiniz barajı kaldırırım”, demek için de kullanabilir. Yine de, başkan gereksiz harcamaları kaldırabilecekse, bana iyi bir fikir gibi geliyor.

Süre kısıtlaması iyi bir fikir olabilir. 30-40 yıl değişmeyen meclis üyelerine ihtiyacımız var mı? Senatör Barbara Mikulski 80 yaşına girmek üzere, sanıyorum 42 yıldır mecliste, ve yakınlarda emekli olacağını açıkladı. Gazeteciler bunu, şok edici bir karar olarak adlandırdılar. Bu insan 42 yıldır meclisteydi. Maryland eyaletinde meclise girecek nitelikli başka kimse yok muydu? Bu sadece, Washington’da değişmez bir yönetim sınıfı olduğu anlamına gelir. Bu sebeple, süre kısıtlamalarının anayasada yer alması iyi bir fikir olabilir.

Listelenmiş yetkileri (enumerated powers) kabul ettirebilsek iyi olurdu, ama onlar zaten anayasada varlar. Peki, tamamen istediğimiz gibi nasıl bir anayasal değişiklik yapılabilir? Emin değilim. Belki, bu anayasadaki listelenmiş hakların, insanların sahip oldukları diğer hakların görmezden gelinmesi veya aşağı görülmesi anlamına gelmediğini söyleyen bir yasa değişikliği yapabilirdik. Çünkü, bir hakkın anayasada olmaması ona sahip olmadığımız anlamına gelmez. Ama bu anayasada 9. yasa değişikliği olarak zaten var. Ve evet anayasada federal hükümete verilmeyen yetkilerin eyaletlere veya vatandaşlara ait olduğunu söyleyen bir yasa değişikliği de yapılabilirdi. Ama bu da 10. Yasa değişikliği olarak anayasamızda bulunuyor. Yani, bu nasıl değiştirilir bilmiyorum. Bu yüzden, yapabildiğimiz tek şey hukuk öğrencilerini ve hakimleri eğitmeye çalışmak. Ve biz bunu belli bir ölçüde de başardık. Yakın zamanda, kongrenin yetkilerinin de aslında sınırlı olduğunu fark eden hakimler oldu. 2. Yasa değişikliğinin neyi ifade ettiğini anladılar. Okul bölgelerinde silah taşıma yasağı gibi kimi kanunların anayasayla uyumlu olmadığını fark ettiler. Bu yüzden insanlarla, hukuk öğrencileriyle ve profesörleriyle, hakimlerle anayasanın ne ifade ettiği hakkında eğitici bir şekilde konuşmak, yapabileceğimiz en mantıklı şey gibi görünüyor.

Hepimiz kanunlar tarafından korunan bir toplumda yaşamak isteriz. Dünyanın en kötü yerleri kanunlar tarafından yönetilmeyen yerleridir. Bu yerler, Kuzey Kore gibi, bir adamın emirleriyle yönetilebilir. Ama bu kanun değildir. Bazen, özellikle başka ülkelerdeki hükümetlerin bir şeyler yaptıklarını görüyoruz. Ve aldıkları kararlar bize saçma geliyor. Ama unutmamalıyız ki aldıkları kararlar kanunların bir sonucuysa, kanunlar kötü olsa dahi bu onların hukukun üstün olduğu bir toplumda yaşadıklarını gösterir. Ve bu, kanunsuz bir toplulukta yaşamaktan iyidir. Kanunlar, medeniyetin olmazsa olmazlarıdır. Bizler, bağımsızlığın, özgürlüğün, mülkiyetin ve insan hayatının korunmasının anayasal olarak sağlandığı bir hukuk sistemi istiyoruz.

Soru: Bizim hukuk düzenimiz (common law) İngiliz örf ve adetleri üzerine kurulmuş bir yasal sistemdir. Tarihsel olarak, İngiliz hukuk sistemi, jürilere sadece sanığı yargılama yetkisi değil, savcı tarafından uygulanan yasaları da yargılama yetkisi tanımıştır. Modern Amerikan jürileri de buna benzer bir yetkiye sahip olmalı mıdır?

David Boaz: Aslında bu konuda uzman değilim ama benim anladığım kadarıyla bu onların güçlerinin bir parçası. Cato, jürinin hükümsüz kılma yetkisi hakkında bir kitap yayınladı. Konuştuğum insanlar, evet, genelde bunun jürinin gücü olduğuna inanıyorlar. Hakimler ise bundan pek hoşlanmazlar. Eğer jüriye gidip de bozma kararı veren bir jüri olduğunuzu söylerseniz sizi başlarından savacaklardır. Öte yandan, her zaman olmasa da hâlâ devam eden bazı açık ve net durumlarda, delil kişinin suçlu olduğunu açıkça göstermesine rağmen jüri karar bozma yetkisini kullanarak şüpheliye hüküm giydirmemiştir. Bu durum, jürinin yasanın adaletsiz olduğuna ya da yasayı bu davaya uygulamanın adaletsiz olacağına inandıklarını gösterir. Bu nedenle kanun metnine adalet kavramını eklemişlerdir. Bu, jürinin bir gücüdür ve evet, bence bu özgür bir toplumun korunması için gereklidir. Bizi yönetecek insanları seçebilmek için bir yolumuz var ama demokrasi ve seçim süreciyle ilgili birçok problem var. Jürinin mahkeme salonunda olması, sahip olduğumuz sigortalardan biri. Yıllar önce Kongre’ye aday olan birisi, “Amerika’da özgürlüğün korunması için üç önemli güvencemiz vardır. Bunlar; oy sandığı, jüri sandığı ve bunlar işe yaramadığında, mermi sandığıdır.”, gibi bir şey söylemişti. Doğu Sahili entelektüelleri bu argümanı takdir etmediler. Ancak Rocky Dağı bireycilerinin, bunun seçilen biri için iyi bir argüman olduğunu düşündükleri ortaya çıktı. Öte yandan jüri bunun bir parçasıydı. Ve hükümetin haksız kovuşturma süreçleri için bile hesap sorulabilir kalması, jüri sürecinin bir parçasıdır.

Soru: Anayasaya bir denk bütçe ek maddesi getirmenin iyi bir fikir olacağını önerdiniz. Merak ettiğim şey, anayasanın kurucuları neden anayasayı yazarken bu maddeyi de anayasaya eklemediği. Özel bir sebebi var mıydı? Yoksa bütçeyi her yıl dengelemenin sağduyulu bir yaklaşım olacağını mı düşünmüşlerdi?

David Boaz: Bilmiyorum. Sanırım Jefferson bu düşüncedeydi, ancak Jefferson anayasadan sonra yaklaşık 50 ya da 40 sene daha yaşadı. Yani bu düşünceye sonradan varmış olabilir. Hatırlayamadım. Tahminimce modern muhasebeden önce, uzun vadeli açıkları finanse etmek çok zordu. Ve o kadar parayı tecrübesiz Amerikan hükümetine kim borç verecekti? O zamanlarda bir problem olarak farkına varılmamış olunabilir. Eğer haklar bildirgesine bakarsanız, içindeki çoğu şeyin, olduğunu bildikleri şeyler için özel olarak yazıldığını görürsünüz. Ve belki de uzun vadeli açıkları finanse etme gibi bir problemi düşünemediler. Aslında, 190 yıl sonra, 1980’de, ulusal borç 1 trilyon dolardı. Muhafazakarlar ve liberteryenler bunun çok fazla olduğunu düşündüler ve bundan şikayet etmeye başladılar. Ve Jimmy Carter’ı 60 milyar dolar federal açık olduğu için savurgan olmakla suçladılar. Ancak 1980’den sonra 30 yıl gibi bir sürede 17 trilyon dolar daha borca girdik. Yani, 190 yılda 1 trilyon, 35 yılda 17 trilyon. İnsanlardan bu süreç hakkında duyduklarımdan birisi, o 35 sene içerisinde büyük bir savaşa ya da büyük bir krize girmediğimizdir. Büyük bir durgunluk vardı. Ancak eğer büyük bir savaş içerisindeysen, toplumunun yaşamı için savaşıyorsan, borca girmek mantıklıdır. Keza, bir kriz de seni bu duruma sürükleyebilir. Ancak bunu genel olarak refah ve 2. Dünya Savaşı sonrası ekonomik genişleme döneminde yapmak, kurucuların öngöremediğini düşündüğüm akıldışı bir mali yönetim.

Konuşmacı: David Boaz, The Libertarian Mind Kitabının Yazarı
Kaynak: Libertarianism.org
Çevirenler: Bora İşlier, Hilal Güler, Samet Tonyalı, Ege Onur Taga, Rümeysa Koral, Fatih Kıyıkcı
Redaksiyon: Seçkin Sosyal

 

Bu başlık için şu anda yorum yapılamıyor.