Liberteryenizm’e Giriş 3: Modern Liberteryenizm’in Doğuşu

David Boaz: Birçok açıdan, asırlar boyunca değişmemiş bir dünyada 19. yüzyıl, üretilen teknolojiler ve liberalizm sayesinde refah seviyesinin tarihte en yüksek olduğu yüzyıldır. Köylüler çiftliklerde yaşardı. Benim 18. yüzyılda yaşamış İskoç atalarım, muhtemelen, hijyenik olmayan saman evlerde yaşadılar ve ısınmak için evde hayvanlarla birlikte uyudular.

19. yüzyılda bu durum değişti. İnsanlar çok daha konforlu hayatlar yaşarken, dünya tarihinin en yüksek standartlarına ulaşıldı. O sırada olup biten şeylerden bir tanesi de, insanların o noktaya gelmenin ne kadar zor olduğunu unutmaları oldu. Üretim ve tüketim konusunda uzmanlaştıklarını zannettiler. John Stuart Mill, üretim probleminin çözüldüğünü, bundan böyle dağıtım konusunda konuşulabileceğini iddia etti. Dolayısıyla insanlar, tekrar dağıtım üzerine konuşmaya başladılar.

1850’lerde veya 1950’lerde dünya zenginleşmeye başladığında insanlar, “Neden bazı insanlar fakir?” diye sormaya başladılar. Bu her zaman yanlış soru olmuştur. Doğrusu, “Neden bazı insanlar zengin?” olmalı. Yoksulluk, insanlığın doğal durumu olagelmiştir; fakat bu, unutması kolay bir şey. Dolayısıyla 19. Yüzyılda insanlar, “Bazı insanlar gerçekten çok zenginleşti. %1’lik kesim, hırsız baronlar. Bazı insanlar hâlâ fakirken onlar çok zenginler. Öyleyse, neden yeniden dağıtım yapmıyoruz? Eski sistemdeki gibi zengin ve güçlünün yanında olan bir devlettense zayıf ve fakirin tarafını tutarak olaylara müdahil olan bir devletimiz neden yok?” gibi şeyler söylemeye başladılar. Ve liberalizmin savunduğu fikirlerden uzaklaştılar. Hatta, liberalizm kavramının anlamı bile değişti. Artık, devletin gerçekten yoksul ve güçsüz olduğu düşünülen insanların faydasına, daha aktif bir rol almasını savunan insanlara liberal denir oldu. Ve bazı bakımlardan bunun, klasik liberalizm ya da liberteryanizmin felsefesi adına en karanlık zamanlar olduğu söylenebilir. Çünkü kurucu jenerasyon, John Stuart Mill’in ilk zamanları, tüm bu insanlar aynı süreci yaşadılar. Şimdi, monarşiyi ve tiranlığı hatırlamayan, bu dönemden önce dünyanın içinde bulunduğu fakirliği bilmeyen insanlar var. Ve demokratik bir devletin kötülüktense iyilik lehine kullanılabileceğini düşünüyorlar. Ve böylece birçok yeni düzenleme ve devlet programlarıyla ilerleyen dönemi anlamaya başlıyorsunuz. Başlangıçta kimse, federal devletin demiryollarını ya da sağlık politikalarını yönetebilecek otoritesi olduğunu düşünmemişti. Fakat artık, “Hey, güç bizde, biz demokratik bir ülkeyiz, insanların iyiliği için ne istersek yapabiliriz” fikrini edinmeye başladık. İngiltere’den Green ve Hobhouse, Amerika’dan John Dewey, Herbert Crowley gibi yeni liberaller, bu tarz bir yeni liberalizm anlayışı üzerine tartışmaya başladılar.

Ve 19. yüzyılın sonlarında, kalan son liberaller karamsar haldeydi. Herbert Spencer, “Yeni Torycilik”, “Yaklaşan Kölelik” gibi başlıklı denemeler yazdı. Burada bahsi geçen “Toryism”, yani “muhafazakarlık”, monarkın gücünü savunmak demekti ve Spencer bunun çok kötü bir şey olduğunu düşünüyordu. Bugünlerde solcu bir yayın olarak bilinen The Nation dergisi, ilk çıktığında klasik liberal bir dergiydi. Derginin 1900’teki editörü E.L. Godkin, 19. yüzyılda liberalizmin insanlara getirdiği harika şeyleri yazdı ve bu fikirlerin artık unutulduğunu, bir asır boyunca savaşlara ve çatışmalara mahkûm edildiğimizi üzülerek ekledi. Çok haklıydı, 20. yüzyıl, gerçekten de Büyük Savaş’ın ve çatışmanın yüzyılı olmuştu.

Liberteryen ya da klasik liberal fikirler çoğunlukla bir kralın veya devletin gücü kendinde topladığı zamanlarda gelişir. Örneğin Düzleyiciler (Levellers) hareketi, Hollanda İsyanı, kölelik karşıtı hareket. Ve bu fikirler, bir yere kadar, aslında İlerlemeci Dönem (Progressive Era) ile çelişmemekteydi. İlerlemeci dönemde, paralarının alınması gibi şeylerden hoşlanmayan eski kafa insanlar hariç, yapılanlara karşı gelen küçük bir muhalefet vardı.

Fakat gerçek entelektüel bir muhalefet, Franklin Roosevelt’in 1933’te başkan olduğu Yeni Düzen döneminde gelişmeye başladı. “Bu büyük bunalım döneminden kurtulmak için bana savaş zamanı yetkileri verin, ülkeyi orduyu yönettiğim gibi yöneteyim”, diyen Roosevelt’in bu fikri bir çok insan tarafından beğenilmişti, çünkü derin bir ekonomik krizdeydik. Öte yandan böyle düşünmeyen pek çok insan da vardı ve bu sayede Anayasal özgürlüklere, bireyciliğe ve hür teşebbüse dayanan bir karşı hareket başladı.

Aynı dönemlerde, bu gelişmelerden bağımsız olarak, Avusturya iktisat ekolü gelişmekteydi. Ludwig von Mises ve Friedrich Hayek 1920’lerde, 1930’larda yazmaya başlamışlardı ancak kitapları önce Almanca olarak yayınlandığından, İngiltere’de, Amerika’da ve dünyanın çoğu yerinde bilinmemekteydi. Fakat gelişmekte olan Avusturya ekonomisi, en güçlü sosyalizm eleştirisini de geliştirmekteydi. O zamanlar Amerika’da pek de güçlü olmayan sosyalizm fikri, 1917’den itibaren gücünü göstermeye başlayan Sovyetler Birliği’nin etkisiyle Avrupa’da çok etkiliydi.

Yeni Düzen’in muhalefeti, liberteryenler için dikkate değer, 1943’te kitap yazıp yayınlamış üç harika kadına yer veriyordu. Bazı insanlara göre modern liberteryen hareket böyle başladı. 1943’te Rose Wilder Lane, Özgürlüğün Keşfi’ni; Isabel Paterson, Makinenin Tanrısı’nı ve bu yazarlar arasından en ünlü olanı Ayn Rand ise Hayatın Kaynağı’nı yazdı. Hepsi birbirini iyi tanıyordu, dünyanın farklı yerlerinden gelmişlerdi. Ayn Rand, Rusya St. Petersburg’dan; Isabel Paterson, Batı Kanada’dan ve tabi ki Rose Wilder Lane, kırlardaki küçük evden geliyordu, çünkü annesi Laura Ingalls Wilder’dı. Hepsi çeşitli zamanlarda kendilerini New York’ta buldular. Tanıştılar ve bu kitapları yazdılar. Birkaç insan, onların kitaplarını okudu.

Bir sonraki sene, geleceğin Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Friedrich Hayek, en okunabilir ve popüler kitabı olan The Road to Serfdom (Kölelik Yolu) kitabını yazdı. Kitabın bir kısmı ülkenin en iyi dergisi olan Reader’s Digest’ta yayınlandı. Birileri, Kölelik Yolu’nun çizgi versiyonunu yaptı. Pek çok insan bu kitabı okudu. Pek çok insan derken, bugün anladığımız sayıda “pek çok”u kastetmiyorum ama liberteryen fikirleri okuyanların sayısından çok daha fazlaydı.

O üç değerli kadından sadece 3 yıl sonra, Leonard Reed, serbest piyasanın ilk beyin takımı olan Foundation for Economic Education’ı (Ekonomik Eğitim Vakfı’nı) şekillendirdi. “Liberteryen” kelimesini, modern anlamda liberteryenizm ideallerini yansıtacak şekilde ilk kez kullanan da odur, çünkü liberal kelimesinin bu anlamda daha fazla kullanılamayacağını gördü.

Friedrich Hayek, hatta Milton Friedman bile, bir nesil sonra hala kendilerini liberal olarak tanımlamayı tercih ettiler. Fakat birçok insana göre liberal terimi artık bireysel haklar, sınırlı devlet ve serbest teşebbüs anlamına gelmiyordu. Bu yüzden, Reed bu fikirler için liberteryen kelimesini kullanmaya başladı. Birkaç insan, sözü edilen kitapları okudu. Onlardan da birkaçı, New York Üniversitesi gibi yerlere gidip Avusturya Ekolü Ekonomisi çalıştı.

Belki de Ayn Rand’ın yazıyor olması ile ilgili etrafta dolanan çok fazla görüş vardır. Ve Ayn Rand 1957’de Atlas Silkindi adlı kalın bir kitap yazmıştır. O zamanların teknolojisine göre, önce kitapçıya gidip kitabı alman gerekir sonra da o kitabı okumak zorundasındır. Ve sonrasında eğer diğer objektivistlerle temas kurmak istiyorsan, gazete ve dergilere ilan vermelisin. Sonunda, bir bir masanın etrafına oturarak kasetten konuşma dinlemek için kilometrelerce yol kat edecek insanlara ulaşabildiler ve konferanslar düzenlediler. O zamanlar çok fazla konuşmacı olmadığından, bir konuşmacıyı bile bulmakta zorlanırlar. Ayn Rand vardır. Pek seyahat etmez. Bir de onun öğrencisi, Nathaniel Branden. O ikisi konferans verir ve verdikleri konferansın ses kaydını alırlar. Sonrasında, Peoria ve Nashville’deki insanlar bu kayıtları dinlemek için bir otel odasına giderler veya birinin evinde toplanırlar. Amerika’daki refah devleti geliştikçe ve Soğuk savaş ilerledikçe bu küçük sayıdaki grup artmaya devam eder. İlk zamanlarda, anayasal cumhuriyet düşüncesi, liberalizm, hâlâ Nazilerle mücadele etmek zorundadırlar. Sonrasında ise, Sovyet komünist hareketine karşı savaş verirler. O zamana kadar bu kitaplar yazılır. Çok az insan bunları okur.

1969 – 1971 yılları için bir diğer husus gerçek çağdaş liberteryen hareketin doğuşunu dile getirebilmemizdir. 1969 yılında, muhafazakâr “Özgürlük için Genç Amerikalılar” öğrenci grubunda büyük bir parçalanma olur. Ve tüm liberteryenler ayrılıp, “Bireysel Özgürlükler Topluluğu” gibi küçük liberteryen örgütlere katılırlar. 1971 yılında Liberteryen Parti kurulur. Bana öyle geliyor ki, burada olup bitenlerin çoğu Vietnam, Watergate ve stagflasyon dediğimiz şeylerdir. 70’li yıllarda neden daha çok insan liberteryen olmuştur? Bu, “ Vietnam, Watergate ve stagflasyondan dolayı Rothbardian Özgürlükçüsü olmaya karar verdim.”, diyen diyen ekonomist Russell Roberts’ın veya Larry White gibi gerçek bir entelektüelinki gibi değildir. Daha çok, Amerika Birleşik Devletleri’nin Vietnam’daki başarısızlığı, savaş maliyeti, Nixon yönetiminde gerçekleşen ve yolsuzluk sembolü olarak kabul edilen Watergate Skandalı ve sonrasında stagflasyon olarak bilinen, hükümetin ekonomiyi sıkı bir şekilde kontrol etme girişiminin çökmesi etkisiyledir. Enflasyon ve işsizlik arasında bir denge olduğu düşünülmektedir. Enflasyon artarsa işsizlik oranını düşürebilirsin. Fakat sonrasında, enflasyon fazla yükselebilir, bu yüzden enflasyonu biraz aşağı çekersin ve işsizlik daha da artar. Bu birkaç on yıldır denenir ve stagflasyon, durgun ekonomi, büyümeme, az iş ve enflasyonla sonuçlanır.

Ve bu yüzden, birçok insan, alternatif bir ekonomik sistem aradı ve bazıları Avusturya Ekonomi Okulu’nu keşfetti. Diğerleri de bu sırada Milton Friedman’ın Chicago Ekonomi Okulu’nu benimsediler. 70li yıllarda Reason Foundation, Cato Enstitüsü ve ayrıca Liberteryen Parti gibi birçok liberteryen organizasyon kuruldu. Liberteryen Parti, kendi başkan adaylarını göstererek konuya daha fazla insanın dikkatini tekrar çekti.

Aynı zamanda 1970’lerde, entelektüel dünyada, liberteryen fikirlerin kabulü adına büyük ilerlemeler kaydedildi. Ben üniversitede öğrenciyken Hayek, Nobel Ekonomi Ödülü’nü kazanmıştı. Bu hayret verici bir olaydı. Bir serbest piyasa ekonomistinin İskandinavlar’dan bu ödülü kazanabileceğini asla düşünmezdik, fakat kazandı. Ve iki yıl sonra Milton Friedman, Nobel Ekonomi Ödülü’nü kazandı. Ve aslında, o zamanlar, önümüzdeki birkaç on yıl boyunca Chicago Üniversitesi’ndeki tümü esasen liberteryen olan yaklaşık yedi ekonomistin Nobel Ekonomi Ödülü’nü kazanacaklarını tahmin edemezdik. Fakat, sanırım, Robert Nozick’in “Anarşi, Devlet ve Ütopya” adlı kitabı, Amerikan Ulusal Kitap Ödülü’nü, Hayek’in ve Friedman’ın ödül kazandıkları yıllar arasında almıştı. Bu yüzden, tam olarak 70’li yılların ortasında, liberteryen fikirlerin hüküm sürmesini isteyen akademi camiası, 18. ve 19. yüzyıl düşünürleri etiketinin dışına çıkmışlardır. 60’lı yıllarda Hubert Humphrey, Barry Goldwater hakkında “Barry oldukça yakışıklıdır, 18th Century Fox, Barry’i bir filmde oynatmak istiyor.”, demiştir. Şimdi siz Amerikan Bağımsızlık Bildirisi İlkeleri’ne ve Amerikan Devrimi’ne bağlı kalan birinin, 18. yy insanı olarak anılmasının gerçekte bir hakaret olmadığını söyleyebilirsiniz. Fakat açıkça söylenmek istenen şudur: “Aşırı bireyselcilik ve sınırlı devlet ve serbest girişimcilik hakkındaki bu fikirler 20. yüzyıla değil 18. yüzyıla aittir.”. Durup dururken Hayek, Nozick ve Friedman’ın çalışmalarına verilen bu ödüller, aslında akademi camiasına, bu fikirleri öylece reddedemeyeceğini söylemektedir. Ve liberteryenizmin meydan okuması hakkında, daha fazla haber görmeye başlıyorsunuz.

Kaynak: Libertarianism.org
Konuşmacı: David Boaz, The Libertarian Mind kitabının yazarı
Çevirenler: Bora İşiler, Emre Can Karataş, Ezgi Yıldırım, Zilan Akbaş
Redaksiyon: Seçkin Sosyal

Bu başlık için şu anda yorum yapılamıyor.