Liberteryenizm’e Giriş 13: Kamu Tercihi

Kamu tercihi adında bir iktisat ekolü var. Genelde iktisat, bireyin tercihlerini inceler: Hangi işi yapacağımıza, hangi insan sermayesine yatırım yapacağımıza, ne satın alacağımıza nasıl karar veririz? Kamu tercihi, devlet yoluyla aldığımız kararlar hakkındadır. Kamu tercihi ekonomistleri, rasyonel cehaletten söz ederler. Konsantre faydalar ve dağınık maliyet kavramlarından bahsederler. Bu noktada, çıkar konusuna dönüyoruz. Konsantre faydalar ve dağınık maliyetler nelerdir? Fikir şu: herhangi bir devlet programının yararı, topluma kıyasla sınırlı sayıda kişide yoğunlaşacaktır. Bunlar, büyük petrol şirketleri olabilir. Wall Street bankaları olabilir. Amerika’daki bütün mısır çiftçileri olabilir. Rekabetten korunacak tüm tekstil şirketi işçileri olabilir. Sosyal güvenlik yardımları artacak tüm yaşlılar olabilir. Fakat herkesi kapsaması mümkün değil. Ve bundan dolayı, yararlar bazı insanlar üzerinde yoğunlaşır. Maliyetler ise tüm vergi mükellefleri veya tüketicilere dağıtılır. Tekstil ürünlerine korumacı önlemler uygularsak, satın aldığımız kıyafetler pahalanır. Bu maliyetler ise hükümet kayıtlarında görünmez. Vergi mükellefi için bir maliyet değildirler. Özellikle, ucuz kıyafet alan insanları etkiler. Böylece faydalar bir kesimde yoğunlaşırken maliyetler tüm nüfusa yayılıyor ve bu da bu insanları organize etmeyi zorlaştırıyor. Şeker kotasının, ABD’deki şeker tüketicisine maliyeti ne kadardır? 1 dolar? 5 dolar? Bunu öğrenmek ve milletvekilinize yazmak yeterli değil. ABD’deki birkaç şeker firmasına faydası ne kadardır? Çok fazla. Yani lobicileri kim tutar? Şeker firmaları. Ticaret Kanunu lobicilerini kim tutuyor? Ekseriyetle, yabancı rekabetten korunmak isteyen sendikalar ve korumacı şirketler.

Bunun nasıl işlediğine dair başka birçok analiz var. Bunlardan biri demir üçgendir (siyaset-bürokrasi-işinsanı üçgeni). Burdaki demir üçgenden kasıt, bir programın gözetimini yapan meclis komitesi (siyaset), o programı yöneten bürokratlar (bürokrasi) ve bundan fayda sağlayan çıkar gruplarıdır (işinsanı). Siyaset bilimciler bu üç kesim arasındaki döner bir kapıdan bahsederler. Meclis komitesi ilgili yasaları hazırlar. Daha sonra bu komite personelinin bir kısmı hazırlanan yasaları düzenleme kuruluyla birlikte elden geçirir ve uygulamaya koyar. Ne zaman ki çocuklarını özel okula gönderebilmek için para kazanmaları gerekir, işte o zaman gider bu düzenlemeden fayda sağlamış çıkar gruplarının lobicisi olarak çalışmaya başlarlar.

Veya buna alternatif olarak, bir çıkar grubu (petrol endüstrisi, mısır üretimi yapan çiftçiler, vs.) bir yasa fikriyle çıkıp gelir. Onlar da meclis komitesiyle kulis yapar ve komiteyi gözetleyecek olan bürokrasiye atanırlar çünkü nihayetinde iş dünyasını onlardan daha iyi kim bilebilir ki? Bu işi mısır, petrol, teknoloji gibi para getiren işlerden anlayan düzenleyici kuruluş yöneticilerine vermek son derece mantıklıdır. Bu şekilde politikayı belirleyenler, onu uygulayanlar ve ondan yararlananlar arasında karşılıklı işleyen bir döner kapınız olmuş olur.

Milton Friedman, statükonun tahakkümünden bahsetmişti. Bununla kastettiği şey, bir programın uygulanması gerekip gerekmediği hakkında çok fazla tartışıyor oluşumuzdu. 40-50 yıldır Ulusal Sağlık Sigortası hakkında konuşuyoruz. Hâlâ bu yönde gidiyoruz, ama istediğimiz noktaya gelebilmiş değiliz. Yasaları geçirmeden önce tartışıyoruz, fakat yasa bir kere geçtiğinde, diyor Friedman, işte o zaman statükonun tahakkümü etkisini gösteriyor. Hiç kimse bir yıl sonra veya dört yıl sonra “Peki ya bu yasa gerçekten iyi bir fikir miydi? Belki de değildi. Hadi bundan kurtulalım.” demiyor. Asla vazgeçmeyelim bu yasalardan! Yasa bir defa uygulamaya koyulduğunda sonsuza dek kalıyor. Bir devlet kurumunun nasıl kapatılacağı konusunda resmi bir kılavuz yok. Çünkü neden buna ihtiyaç olsun ki. Asla bir şey kapanmaz. Asla derken, her anlamıyla kastediyorum . Bir zamanlar Ücret ve Fiyat İstikrarı Konseyi kaldırılmıştı. Sivil Havacılık Kurulu kaldırılmıştı. Bu kurum, hava yolu fiyatlarını tüketicilere göre yüksek tutuyordu. İlginçtir ki hava yolu şirketleri, bu düzenleyici kurumun kaldırılmasına karşıydı, çünkü bu kurum onları rekabetten koruyordu ve fiyatları yüksek tutuyordu. Fakat statükonun tahakkümü oldukça fazla. Herkes programı son olarak taslak önerideyken tartışıyor. Program bir kere geçince ise, bütçenin yüzde 4 mü yoksa yüzde 8 mi arttırılması gerektiği tartışılıyor, bunun sona ermesi gerekip gerekmediği değil.

Şimdi bahsetmek istediğim başka bir açı var: Devlet ve savaş arasındaki ilişki. Savaşın devlete bir düzeyde zarar verdiğini düşünebilirsiniz. Naziler gibi savaşı kaybedip hüsrana uğramış, yargılanıp asılmış olabilirsiniz, böyle bir ihtimal var. Fakat çoğu zaman savaş devletlerin işine gelir. Savaş; devlete daha fazla güç, daha fazla vergi geliri, daha fazla harcama fırsatı, daha fazla regülasyon fırsatı ve kaybolmuş özgürlükler getirir. Bunu 20. yy’da ABD’de de görmedik mi? 1. Dünya Savaşı bizlere zorunlu askerlik ve gelir vergisi getirdi. 2.Dünya Savaşı bize vergi stopajı getirdi. Fiyat ve maaş kontrolleri 2. Dünya Savaşı’nda geldi. Ticari yasaklar 1. Dünya Savaşı’nda ortaya çıktı. NSA casusluğu olan vatanseverlik yasası, 11 Eylül saldırıları sonucu çıktı. Bu şekilde, insanlar kendilerini tehlikede hissettiklerinde devlete, ne içebileceklerini veya paralarıyla ve casusluk güçleri ile ne yapmaları gerektiğini söylemesi için daha fazla yetki vermeye hazır olurlar. Ve genellikle bu yetkiler savaş bitse bile kullanılmaya devam edilir. Klasik liberaller ve liberteryenler, savaşın her zaman devletin gücünü arttırdığını gördüler. Savaş, doğrudan etkileri ile zaten yeteri kadar kötü. İnsanlar ölüyor, binalar havaya uçuyor, mahsuller harap oluyor. Bir de bunlara devletin geniş yetkiler kazanması ve bu yetkileri koruma arzusu da ekleniyor. Bazı insanlar devletin geniş yetkileri olmasını severler fakat savaştaki ölümleri sevmezler. Onlar savaşın korkunç bir şey olduğunu düşünecek kadar iyi insanlardır, çünkü çocuklar ölür. Bu yüzden yıllar boyu savaşın ahlaki karşılığından bahsettiler. Elbette bugün bir savaşa gitmiyoruz ama enerji krizi, uyuşturucu krizi, yoksullukla mücadele gibi şeyler toplumu savaşvari bir şekilde örgütlemek için bahane edilebilir. Yaklaşık bir yüzyıl önce William James, savaşın ahlaki karşılığının Amerikan gençliğine disiplin, metanet, vatanseverlik ve itaati yerleştirmek ve onları hizaya getirmek için bir yol olduğundan bahsetmişti.

Daha yakın bir zamanda, Başkan Carter’ın enerji krizine tanık olduk. Peki, o ne ile alakalıydı? Yeterli enerjimiz olmadığı için, insanları yaz ayında hırka giymeleri gerektiğine ikna edip biraz terlemelerini kabul ettirecek kocaman, yeni düzenlemeler ile alakalıydı. Açığa çıktı ki fazlasıyla enerjiye sahipmişiz. Fakat, insanların vatansever olup yaz ayında hırkalar ve tişörtler giyecekleri fikri Başkan Carter’ın hoşuna gitmişti. Savaşın ahlaki karşılığı, devlete acı ve yıkım yaşatmaksızın ve de savaşın birlikte getirdiği yası hissettirmeksizin daha fazla güç veriyor olmasıdır. 

Bahsettiğim tüm bu süreçlerin kutsallaştırılmasının, bir anlamda, sebebi budur. İster Naziler’e ister enerji kıtlığına karşı olsun, insanları ulus olarak tehdit altında olduğumuza ikna edebilirseniz, onların devlete daha fazla güç sağlamak üzere her türlü özgürlüklerinden vazgeçmeleri konusunda akıllarını çelebilirsiniz. Böylece, devlette yer alan insanlar, bu fazladan güçlerle yönetme olanağı elde etmiş olurlar.

Genellikle, özel sektörde iseniz, çıkarcı olduğunuza dair bir varsayım vardır. Bu korkunç bir şey olduğundan değil, ama gelin bununla yüzleşelim. Eğer piyasada iseniz, kendi çıkarınızı gözetiyorsunuz demektir – fakat devlette iseniz çıkarcı değilsinizdir. Kamu yararını gözetiyorsunuzdur. “Gerçekten mi? Yani sen sırf mezun olduktan sonra General Motors’ta çalıştığın için bencil bir egoistsin ve sen ise mezun olduktan sonra Ulaştırma Bakanlığı’nda çalıştığın için fedakar bir insansın. Bu hiç mantıklı değil.”. Bunu ilk dile getiren bir kamu tercihi ekonomistiydi. Devlette çalışan insanların da özel sektördekiler gibi kendi çıkarlarını gözettiklerini varsaysak ne olur? Ne gözlemleriz? Kendilerine daha fazla güç kattıklarını görürüz. Ve, gözlemlediğimiz şey de bu. Onlara rapor veren bir bürokrasi oluşturduklarını gözlemlerdik, ve gözlemlediğimiz şey de bu. Kamu tercihi ekonomisti, devleti daha güçlü hale getirmenin aslında bürokratların ve politikacıların aklında olan bir şey olduğunu ortaya koymuş gibi gözüküyor. Neyse ki bir anayasaya sahibiz. Yapmak istedikleri her şeyi yapmalarını engelleyen, zaman zaman alarma geçirilmiş bir vatandaşlığa sahibiz.

Ancak çocukların beslenmesi için bir devlet programı olmasından, ücretsiz öğrenci kredileri için bir program olmasından, Üçüncü Dünya’daki yoksulluğa yardımcı olmak için bir program olmasından bahsettiğimizde, bu programları politikacılar ve bürokratların yöneteceğini göz önüne almamız gerekir. Hiç Mitch McConnell ve Harry Reid’in resmini gördünüz mü? Devletin bir şeyi yapması gerektiğini söylediğinizde, bunun nasıl yapılacağına Harry Reid ve Mitch McConnell’in karar vermesi gerektiğini söylemiş oluyorsunuz. Piyasa sürecinde 300 milyon insanın etkileşim içinde olması yerine, kabul etmeniz gereken bir realite. Daha büyük bir devlet istiyorsanız, daha büyük devletin israf, lobicilik, politikleştirme, tüm bu yan etkilerle birlikte geleceğini kabul etmelisiniz. Ve belki de buna değeceğini düşünüyorsunuz. Belki Ulusal Sağlık Sigortası, sağlık hizmetlerinin politikacıların kontrolünde olmasına değer. Fakat saydıklarımızı da hesaba katın. Biz de bunun hakkında konuşuyoruz.

Soru: Vatandaşlarımızın çoğunun devletin işleyişini nasıl gördüğünü anlatınca aklıma Schoolhouse Rock şarkısı “I’m Just a Bill” geldi. Ve bu yurt düşüncesinin nereden geldiğini merak ediyorum.

David Boaz: Eh, bu bir çeşit demokratik mitoloji. Yani demokrasinin olması gerektiğine inandığımız şey bu. Ve evet, bunu okullarımızda öğretiyoruz, ve siyasetçilerimiz bunun hakkında 4 Temmuz (1776, Bağımsızlık Günü) nutukları atıyor. Ortaokul ve lisedeki yurttaşlık bilgisi ders kitabında olan şey budur. Belki üniversite yurttaşlık bilgisi kitapları biraz daha gerçekçi olabilir. Ama evet, sanırım bu bir ulusal mitoloji. Biz demokratiğiz. Eski sistem gibi değiliz. Özgürlük ve demokrasi yaratmak için bu ülkeye geldik. Ve sorunun bir kısmı, elbette, Amerikan düşünüşündeki özgürlük ve demokrasi arasındaki kafa karışıklığıdır. Bir özgürlükçü olarak, ben özgürlükten yanayım. İnsanların istediği gibi gidip gelmekte özgür olduğu, istediğini yediği ve içtiği, istediği ile evlendiği ve çalıştığı, istediği gibi çalışmayı reddettiği, kendi parasını istediği gibi harcayabildiği bir özgür toplumdan yanayım. Amerika’daki herkes temelde bu görüşte. Ama genellikle buna demokrasi derler. Ve elbette, demokrasi farklı bir anlama gelir. Demokrasi kuralların nasıl yapıldığı hakkındadır. Ve ideal demokrasi sistemi, Yunan dünyasının varsayımına dayandırılıyor sayılır. Hatırlarsınız, tüm vatandaşlar, tabii ki o zamanlar, köle sahibi özgür Yunan erkekleriydi. Ancak; tüm vatandaşların arenaya inmesi, tartışmaları dinlemesi, görüşlerini tartışması ve daha sonra kamunun yararını gözeten bürokratlar tarafından sorunsuzca uygulanacak bir karar vermesi fikri bir mitoloji ve her tür devlet anlayışında da bu şekilde bahsedilir. Her Amerikalı’nın bir anlamda bunun bu şekilde çalışmadığını bildiğini düşünüyorum, ama yine de bu, arka plan varsayımımız olarak bulunur.

Konuşmacı: David Boaz, The Libertarian Mind Kitabının Yazarı
Kaynak: Libertarianism.org
Çevirenler: Büşra Aslan, Samet Tonyalı, Asım Kaya, Emre Can Karataş, Furkan Yıldız
Redaksiyon: Seçkin Sosyal

Bu başlık için şu anda yorum yapılamıyor.