Liberteryenizm’e Giriş 12: Büyük Devlet Ne Anlama Gelir?

David Boaz: Peki, hükümet tam olarak nasıl çalışır? Vatandaşlık bilgisi kitaplarında neler yazdığını hepimiz biliyoruz. Her oğlan ve şimdi kız çocuğu da büyüdüğünde başkanlığa, kongre veya belediye meclisi üyeliğine aday olabilir. İnsanlar, bir makam için adaylığını koyar. Seçmenler de onları dikkatlice dinleyip karakterlerini ve vaatlerini değerlendirir; kime oy vereceklerine karar verirler. Ve seçilenler kongreye girer. Bir yasa tasarısının nasıl yasalaştığını hepiniz görmüşsünüzdür. Bir tasarı sunulur, tasarı tartışılır ve komitenin incelemesinden geçer. Son halini aldıktan sonra yasa olarak kabul edilir. Ve kamu yararını düşünen bürokratlar tarafından halkın yararı için uygulanır. Hakikat ise bundan biraz farklı. Modern karma-ekonominin hakim olduğu demokrasilerde hepimizin bir meşgalesi vardır. Bu yüzden, siyasete doğrudan katılamıyoruz. Bu model ise, Antik Yunan’da olduğu gibi, başkalarının bizim yerimize çalıştığını ve her gün agorada oturup fikirleri ve siyaseti tartışabilecek zamanımız olduğunu varsayar. 

Gerçekte ise birçoğumuzun aileleri ve yapması gereken işleri vardır, ve siyasetle de bu denli içli dışlı değiliz. Öyleyse, siyasetle kim ilgileniyor? Çıkar grupları. Bu nedenle, siyaset ve kamu politikasında uzmanlaşanların bunlarla ilgilenmeyenlere kıyasla nüfuzu fazla olacaktır. Bu çıkar grupları, petrol endüstrisi veya Wall Street olabilir. Çiftçiler, kıdemli vatandaşlar, organize olmuş üniversite öğrencileri veya çevreciler de olabilir. Fakat ortalama vatandaş, ortalama tüketici veya ortalama vergi mükellefi, genel itibariyle çıkar grubu değildir. Çoğunluğu organize etmek zordur. Bir azınlık grubunu, özellikle de devletin yaptığı işlerde mali çıkarı olan bir grubu organize etmek ise çok daha kolaydır. Bu yüzden iki seçim arasında, tüm bu çıkar grupları Washington’ı rehin alır. Washington’daki stajyerler ve öteki gruplarla konuştuğumda her zaman derim ki “K Sokağından aşağı doğru yürüyün ve tüm o büyük ofis binalarına bakın. İşte o zaman Washington’da kimin meşgul olduğunu görebilirsiniz. Dernekler, ticaret birlikleri, sanayii grupları, sendikalar ve diğerleri.”. İşte bu yüzden Washington ağzına kadar lobicilerle dolu, çünkü para burada dönüyor. Bir keresinde ünlü banka hırsızı Willie Sutton’a neden bankaları soyduğunu sormuşlar, o da demiş ki “Para orada da ondan.”. Lobiciler ve çıkar grupları Washington’a işte bu yüzden geliyor. Çünkü burası paranın olduğu yer. Demek istediğim şu ki bir şey icat ederek, petrol kuyusu açarak, insanların ayakkabılarını tamir ederek veya pizza dağıtımı yaparak da para kazanabilirsiniz. Para kazanmanın envai çeşit yolu var fakat bazı insanlar kongrede kulis yaparak, kampanyalar düzenleyip bağış toplayarak, kritik konumdaki insanları akşam yemeğine çıkararak, kısacası kongreyi etkileyebilmek için aklınıza gelebilecek tüm faaliyetleri yaparak para kazanma konusunda çok iyiler. Birkaç yıl önce, lobicilik, lobiciliğin doğası ve kaç lobici olduğuna dair bir röportaj sırasında, bir Ralph Nader kuruluşu olan Public Citizen için çalışan bir adam “Lobicilik için harcanan paranın miktarı tamamen federal hükümetin özel sektöre ne kadar müdahale edeceğiyle ilgili.” demişti. İşte burası kilit nokta. Lobicilik faaliyetleri için harcanan paranın miktarı, tamamen federal hükümetin özel sektöre ne kadar müdahale ettiğiyle ilgili. Bu müdahale yeni vergiler, kurtarma paketleri, bağışlar, sübvansiyonlar veya yasal düzenlemeler aracılığıyla gerçekleşebilir. Ufacık bir yasal düzenleme sizin, rakibinizin veya tedarikçinizin fazladan vergi ödemesine sebep olabilir. Vergi hukukundaki tek bir virgül, özel bir tür vergiyi kimin ödeyeceğini belirleyebilir. İşte bu yüzden, kongrede ve bürokraside neler olup bittiğini dikkatle takip eden çıkar grupları, nüfuz sahibi olacaktır.

Peki, bu lobicileri kim finanse ediyor? Tabii ki sendikalar, ticaret birlikleri, işletmeler vb.. Peki bunu neden yapıyorlar? Çünkü işin ucunda çok para var. Yani her şey federal devletin ne kadar müdahale ettiği ile ilgili. Problemlerden biri şu; diyelim ki, Silikon Vadisi’nde bir şirket, insanlar için faydalı ürünler üretmeye çalışıyor ve iyi para kazanıyor. Sonra biri bunu fark ediyor ve “Hey, o şirket oldukça fazla para kazanıyor ve bunların hiçbirini kampanya fonlarımıza vermiyor. Belki de Washington’ı mutlu etmek için ne yapmaları gerektiğini öğrenmeleri gerekiyor.”, diyor. Sonra da anti-tröst soruşturmaları, yeni vergiler, göç kısıtlamaları, teknoloji kısıtlamaları, telif haklarında yasa değişiklikleri başlıyor; şirketin dikkatini çekmek için. Peki sonra ne olur? Şirket Washington’a gelir ve lobici tutar. Kimi tutar? Eski Kongre üyelerini, eski kongre personeli üyelerini, eski idarecileri, Washington’daki etkili isimlerle bağlantısı olan kişileri… Sonra da bu şirket için özel hazırlanan vergi veya yaptırımlarla mücadele ederler. Sorunlardan biri de şu ki bir yerden sonra lobiciler şunları teklif etmeye başlar: “Biliyor musun, eğer vergi yasasındaki şu virgülü değiştirirsek rakibin vergi öder ama sen ödemezsin.”. Ve zaten lobicilere para ödüyorsunuzdur, o yüzden “Evet, tabi, neden olmasın?”, dersiniz, “Bunu da yapalım.”. Ve o noktada başka bir şirket daha müşterilere hizmet ederek ekonomiye katkı sağlamak yerine parazit ekonomisine kayar. Piyasadan alamadığını devletten veya bir Avrupa sermayesinden elde etmekle ilgilenmeye başlar. Ve bence bu, çok üzücü bir şey. Konu sadece para bile değil. Büyük birer mühendis veya girişimci olan Bill Gates, Steve Jobs, Sam Walton gibi insanları bir düşünelim. Topluma sunmaları gereken en önemli şey, akıllarıdır. Ve eğer akılları Washington’daki yırtıcılarla mücadele etmekle veya onlardan biri haline gelmekle meşgul olsaydı, dehalarının bir kısmı, hepimizin yaşam standardını yükseltecek ürün ve hizmetleri bulmak için kullanılmayacaktı. Bu gerçekten de parazit ekonomisinin en kötü yanlarından biri.

Haydi şimdi geriye dönüp bu konuya biraz daha tarihsel yaklaşalım. Ne hakkında konuşuyoruz? Ve tüm bunlar nereden geliyor? Yaklaşık 100 yıl önce, sosyolog Franz Oppenheimer, “devlet”in ilk olarak nerede ortaya çıktığından bahsetti. Elbette bunlar, tarih öncesine aitti. Ve bazıları tarihsel bir yaklaşım, bazıları da tipik “ne olması gerektiği”ne dair yaklaşımlardı. Fakat onun bahsettiği şey şuydu: “Devlet, bir yurttaşlık kitabıyla veya bir sözleşmeyle ortaya çıkmamıştır. Bir grup insan, diğerlerini kontrol etmenin ve sömürmenin bir yolunu bulmuşlardır.”. Ve bu yollardan biri de ilk hırsız gruplarının veya haydutların veya eşkıyaların ya da devletsi oluşumların arada bir uğrayıp sahip olduğunuz her şeyi elinizden almasıdır. Ve sonra şunu düşünürler: “Eğer sadece olduğumuz yerde kalırsak, daha fazlasına bile sahip olabiliriz. Her yıl hasılatın sadece %25’ini alıyoruz.”. Sömürülen insanlar bile bunun diğerine kıyasla daha iyi bir çözüm olduğunu düşünmüşlerdir. Her yıl sahip olduklarınızın %25’ini vermek, her an Cengiz Han’ın köyünüze baskın yapma endişesi altında yaşamaktan daha iyidir. Bu yüzden Oppenheimer’a göre bu, devlet kavramının bir nevi doğuşudur. 

O, refaha ulaşmanın iktisadi yolu ile siyasi yolunu ayırmıştır. İktisadi yolu, tüketicilerin istediği şeyi bulmaktır. Belki henüz onlar ne istediklerinden bile habersizler. iPad istediğini, öncesinde kim bilebilirdi ki? Ya da internete ihtiyaç duyduğunu? Hiç kimse bunları tahmin edemezdi. Ancak siz tüketicilerin isteyeceği bir şey buldunuz ve bunu kimsenin yapmadığı bir fiyatta tüketiciye sundunuz. Bu, refaha ulaşmanın iktisadi yoludur. Ve kapitalist bir toplumda bu, en baskın yöntemdir. Market işletiyor veya bir fabrikada çalışıyor olmanız ya da iPhone tasarlamanız demek, iktisadi araçlarla refahı arttırmanız demektir.

Fakat diğer insanlar başkalarının ürettiğini çalmanın daha kolay olduğunu keşfederler. Bu insanların bir kısmı soyguncu, gaspçı ve hırsızdır artık. Onlarla baş etmek için ise iyi bir sistemimiz var. Polislerimiz var. Onları tutukluyoruz. Hapse tıkıyoruz. Bu insanlardan bazıları da hortumcu ve dolandırıcılardır. Onları yakalamak biraz daha zor olabilir.

Ve sonra bazıları, devlete eklemlenmenin, emeksiz kazancın en iyi yolu olduğunu anlarlar. Oppenheimer “devlet, siyasi araçların örgütlenmesidir” der. Eskiden bunlar, köylülerin ürettiklerini yağmayalan açgözlü bir kral ve onun soyluları olabilirdi ancak modern dünyada, bu meclis üyeliği ve onları çevreleyen lobicilerdir. Teoride, bunun doğru olduğunu biliyorsak, bunu yapan insanlara oy vermememiz gerekir.

Ve başkan olmak isteyen herkes, “Ben, bunun dışındayım. Seçilince tüm o lobicileri temizleyip büyük para rantını ortadan kaldıracağım. Washington, Açlık Oyunları’ndaki başkent gibi, toplumun her kesimindeki zenginliklerden alarak inanılmaz zengin hale gelecek.”, der. “Ben bunu temizleyeceğim, ben bunun dışındayım.”. 

Ancak, gerçek biraz daha farklıdır. Eğer doğru kişileri seçmek ve sonra da işleri temizlemeye başladıklarından emin olmak için ne yaptıklarını izlemek istiyorsanız, çok fazla engelle karşılaşırsınız. Bunlardan biri, basitçe “Zenginlere artan vergiler uyguluyoruz ya da öğrenci kredilerine para sağlıyoruz.”, demek yerine hükümet işlerinin çoğunun kimsenin anlamadığı 1000-2000 sayfalık faturalarda yer almasıdır. Hatta meclis üyeleri dahi bunları anlamayacaktır; meğer ki mesleği ve ailesi olan bir vatandaş bu faturaları okumaya ve anlamaya zaman bulsun, ve ne olduklarını çözsün.

Ayrıca partiler de birbirlerinden pek farklı değiller. Gerçek şu ki Cumhuriyetçi Parti ve Demokrat Parti’nin her ikisi de bir yöne veya diğerine ancak yüzde 5 oranında kaymayı vaat ediyor. Gerçekten farklı bir alternatif sunmuyorlar. 1964 başkanlık seçimlerine kadar geri giden eski bir şaka var. Bana, eğer Barry Goldwater için oy kullanırsam kendimizi Vietnam savaşının içinde bulacağımızı, söylediler. Evet haklıydılar. Oy verdim, verdik. Goldwater kaybetti. Yine de Vietnam’da savaştaydık. George W. Bush’u da örnek verebilirsiniz. Bana, Al Gore için oy kullanırsam, ürettiklerimden daha çok alan, daha büyük ve daha pahalı bir federal hükümete sahip olacağımızı söylediler. Ve haklıydılar. Al Gore için oy kullandım ve daha büyük ve daha pahalı bir hükümetimiz oldu; Gore’nin kaybetmesine rağmen. Kazanan George W. Bush’tu. John McCain için oy kullanırsam, sekiz yıl sonra hâlâ Irak’ta savaşta olacağımızı söylediler. John McCain’e oy verdim ve işte buradayız. Diğer adayın seçilmesine rağmen sekiz yıl sonra hâlâ Irak’taki savaşın içindeyiz. Bu yüzden, birbirinden o kadar da farklı olmayan partilere oy vererek bir şeyleri istediğiniz yönde değiştirmek oldukça zordur.

Siyasette bir şeyleri değiştirmekteki başka bir problem de siyasetçilerin size bir paket teklif sunmasıdır. Market alışverişi için dışarı çıkarsanız, basit bir markete giderek önümüzdeki hafta yapmanız için sonsuz sayıda yemek bulabilirsiniz. Çok farklı seçenekte akıllı telefon, bilgisayar veya otomobil alabilirsiniz. Bir mağazadan aldığınız kıyafetlerle çok farklı şekillerde giyinebilirsiniz. Ama seçimlerde, genellikle iki aday arasından seçim yaparsınız. Ve bu bir paket tekliftir. Bir aday, “Irak’tan çıkıp vergileri artıracağım.”, der. Diğer aday ise, “Irak’ta kalacağım ve vergileri düşüreceğim.”, der. Peki, Irak’ın kötü fikir olduğunu düşünüyorsanız ve aynı zamanda vergilerinizin düşürülmesi de hoşunuza gidiyorsa ya da belki savaş ve vergilerin iyi bir şey olduğunu düşünüyorsanız? Öyle ya da böyle sizin istediklerinizi vaat eden bir aday yok. Ve değişkenleri ikiden dörde, altıya genişlettiğimizde, gerçekten ne istediğinizi dile getiren bir adayın olması ihtimali pek yüksek değil. Bu, adayların ne vaat ettiklerini öğrenmeye çok zaman harcamamanıza bir neden. Çünkü, her şekilde de karşınıza pek hoşunuza gitmeyecek paket tekliflerin çıkacağını biliyorsunuz.

Böylece insanlar, iktisatçıların rasyonel bilgisiz olarak adlandırdıkları tutumu sergilerler. Eğer bir araba alacaksanız, arabalarla ilgili bir şeyler öğrenmeniz mantıklıdır. “Car and Driver” dergisinden bir tane alın. Tüketici raporlarının bir kopyasını edinin. Arkadaşlarınızın fikrini alın. Kardeşinizle konuşun. Babanızla danışın, bir araba almadan önce babanıza danışmak her zaman iyidir. Fakat, nihayetinde arabayı siz alacağınız için, hangi arabayı alacağınıza siz karar vereceksiniz. Politikada da yaptığınız tüm o araştırmaların ardından karar verirsiniz: “Evet, hala bu paket teklifi, diğer paket teklife tercih ederim, bu yüzden bu kişiye oy vereceğim.”. Oyunuz fark yaratmayacak. Bir oyun sonucu belirlediği bir başkanlık seçimi yok. Bir oyla karar verilmiş bir kongre seçimi de yok. Bir oyla karar verilmiş belediye seçimlerinin arasındaki yıllara bakabilirsiniz. Böylelikle ekonomistler, seçmenlerin rasyonel bilgisiz olmaya karar verdiğini söylüyorlar. Politika hakkında her şeyi öğrenmemek oldukça mantıklı çünkü sonuç olarak size fayda sağlamayacak. Ve her zaman son nokta olarak şunu düşünürüm, muhtemelen adaylar size gerçeği söylemeyecekler. Vergileri yükselteceklerini biliyor olabilirler ve bunu size söylemeyecekler. Size Obamacare’den kurtulacaklarını söylemelerine rağmen, bunun gerçekleşmeyeceğini biliyor olabilirler. Çıkmayı planladıkları Irak Savaşı’nın sekiz yılı bulacağını biliyor olabilirler. Peki sonuç olarak, politikayı öğrenmenin ne anlamı var? Ve bu şu anlama geliyor, seçilen politikacılar, seçmenlerine verdikleri sözlerde durmuyorlar. Karaktersizlere karşı oy kullamak gerçekten işe yaramayacak. Siyasi piyasanın iyi işlemesini sağlamak için çok fazla engel var. Siyasi piyasadan bahsediyoruz, bildiğimiz serbest piyasadan çok farklı. Serbest piyasayada, istediğiniz ürünü bulma şansınız yüksek. Siyasi piyasada, bunu yapmak pek de mümkün değil.

Konuşmacı: David Boaz, The Libertarian Mind Kitabının Yazarı
Kaynak: Libertarianism.org
Çevirenler: Samet Tonyalı, Ezgi Yıldırım, Gizem Sultan Yılmaz, Cengizhan Asılİskender, Elif Şahin
Redaksiyon: Seçkin Sosyal

Bu başlık için şu anda yorum yapılamıyor.