Liberteryenizm’e Giriş 11: Görülen ile Görülmeyen ve Uluslararası Ticaret

Daviz Boaz: 19. yüzyıl ekonomisti Frédéric Bastiat, ekonomi politikasında, görünen ve görünmeyene bakmanın ne kadar önemli olduğunu yazmış ve kırık cam örneğini vermiştir. “Huzurlu bir toplum hayal edin. Bir gün yaramaz bir çocuk bir pencereye taş atar. Herkes, ne kadar da yaramaz bir çocuk, diye düşünür. Ancak bir ekonomist ortaya çıkar ve bir dakika, bir de şöyle düşünün, der. Terzinin artık kırık bir camı vardır ve gidip bir cam alarak bunu yenilemesi gerekmektedir. Bu sayede cam üreticisinin eline para geçecektir ve gidip yeni bir mobilya alabilecektir. Onun sayesinde mobilyacı da para kazanacaktır ve gidip terzide kendisine bir takım elbise yaptırabilecektir. Yani herkes artık daha zengindir. Ekonomik faaliyet yaratılmıştır.”

Bununla ilgili sorun şu ki şimdi toplum, üretim yapmak ve ihtiyaçlarını karşılamak için önceye göre bir cam kadar daha az kaynağa sahiptir. Dolayısıyla, toplum nispeten daha fakirdir. Ayrıca, bu kaynakları tahsis ederseniz, toplam zenginlik yine eskiye kıyasla azalmış olacaktır.

Bazı insanlar, “2. Dünya Savaşı sonrası Almanya’nın zenginleşmesinin nedeni, Almanların bombalanan fabrikalarını yeniden inşa etmeleridir. Bu sayede çok inşaat işi yaratıldı.” der. İşin ilginç yanı, bu ekonomistler Winston Churchill’e ve haleflerine “İngiltere’nin daha zengin olabilmesi için neden İngiltere’deki fabrikaları bombalamadınız?” dememiştir. Kimse o kadar aptal değildir.

Ne zaman bir doğal afet yaşansa şu kırık pencere yanılgısına da şahit olursunuz. Miami tarafından gelen kasırga bir sürü yıkıma sebep olur. Bunun üzerine insanlar da “Ne kadar korkunç değil mi? İnsanlar evlerini kaybettiler. Çok kötü.”, diye söylenirler. İkinci gün gazeteler ise şöyle bir haber yazarlar: “Yıkımın izlerini silmek ve şehirleri eski haline getirmek, Güney Florida’da ekonomik bir hareketlilik başlatacak.”. Aslına bakarsanız bu doğru. Bazı yeni yapılar inşa edilecek ve bir hareketlilik olacak. Göremediğiniz şey ise… İşte, burası tam da Bastiat’ın görünen ve görünmeyenden bahsettiği noktadır. Gördüğünüz şey, kırılan penceresine yeni bir cam taktıran biri. Benzer şekilde, gördüğünüz şey, kasırganın yarattığı yıkımın Miami’de yeni iş imkanları ortaya çıkarması. Göremediğiniz şey ise bu insanların, evlerini veya işletmelerini yeniden yaptırmak yerine paralarını harcayabilecekleri diğer şeyler. Şimdi, evinizi baştan inşa etmek zorundasınız. Yani, paranızı yeni bir işletme açmak için kullanamayacaksınız. Emeklilik için bir kenarda biriktirdikleriniz de olmayacak artık. Çocuklarınızı, daha iyi bir eğitim almaları için, koleje gönderemeyeceksiniz. Unuttunuz mu? Evinizi yeniden yaptırmanız gerekiyordu. Şehirde yeni mağazalar açmayı planlayan bir işletme, şimdi bu parayı ilk mağazasını yeniden açmak için harcayacak. Tüm bu para, bu tür işler için harcanmak zorunda. Kasırganın ardından halkın elinde daha az kaynak kaldı.

Biraz garip gelebilir ama ilk bakışta insanlar bu konuda haklı gibi. Kasırga, kaynakları yok eden, çok kötü bir afettir. Kimseyi öldürmese bile kaynakları yok ediyorsa, artık daha yoksulsunuz demektir. Şimdi daha güzel bir ev inşa edebilirsiniz. Hatta, “Daha güzel bir evim olduğu için çok mutluyum.” da diyebilirsiniz. Fakat öyle tahmin ediyorum ki yeni bir ev inşa etmek için harcayacağınız paranın çok daha azıyla evinize yeni bir kat çıkabilir veya mutfağınızı çok daha iyi bir hale getirebilirdiniz. Peki, buradaki görünen ve görünmeyen nedir? Aslında bu, uygulanabilirlik açısından diğerinden fazla rağbet görmektedir. Devlet ne zaman parayla bir iş yapacak olsa “Çocukları besleyeceğiz. Yeni bir okulu halkımızın hizmetine sunacağız. Yeni yollar yapacağız.”, türü şeyler söyleyerek bu işi gerekçelendirmeye çalışır. Bunlar, yararlı şeyler olabilir fakat bunları yapmak için harcanacak para halktan çıkmaktadır. Bu parayı harcadığınız zaman halk, bir anlamda fakirleşmiş olacak. Para burada harcanıyor. Bu paranın alındığı kişiler artık parayı kendi ihtiyaçlarını gidermek için harcayamayacak. Burada görünen şey, “Bakın, bu yolu inşa ettik ve halkımızın hizmetine sunduk.”tur. Görünmeyen ise, insanların tasarrufları vergiye gittiği için inşa edilememiş onca yeni ev, işletme, yol ve hatta sirktir.

Gençken girdiğim ilk politik savaşlardan biri Chrysler şirketini batmaktan kurtarmak için hükümetin onayladığı yardım paketi üzerineydi. Öyle görünüyordu ki şirket, müşterinin ne istediğini öngörmekte iyi değildi. İnsanların almak isteyeceği türden arabalar üretemediler. İster istemez şirkette paralar suyunu çekti. Neticede bunlar da devlete gittiler. Şu an tuhaf gelebilir ama 1.5 milyar $ istediler. Bugünkü yardım paketlerinde bu miktar yuvarlama hatası sayılır ama o zamanlar şok edici bir miktardı. Haber, gazetelerin ilk sayfasında çıktı. O para, Chrysler’ı kurtardı ve bunu yapan adamlar, hükümet yandaşları dediler ki “Bakın, Chrysler’ı ve onca işçiyi kurtardık.”. Doğrusu, işçilerin hepsini değil sadece bir kısmını kurtarabildiler. Tabii bir de Chrysler’ı… Bu olayın görünen kısmı. Görünmeyen ise, Chrysler’a verilmemiş olsaydı bu 1.5 milyar $’la neler yapılabileceği. Belki de 25 yıl öncesinden iPhone fikri olan birisi tarafından borç olarak alınacaktı. Veya ev inşa etmek isteyen birine borç olarak verilecekti. Veya kendi işletmesini kurmak isteyen bir kadına… Dikkat ederseniz borç vermek diyorum, çünkü devletin yaptığı şey, Chrysler’a verilen borca garantör olmaktı. Bu da onları, kredi alma konusunda zirveye taşıdı, çünkü artık arkalarında devlet garantisi vardı. Az ötelerinde ise o yıl kredi alamamış bir yığın insan vardı çünkü bu para Chrysler’a verildi. Bu insanların birebir kim olduklarını çıkarmak bir gazeteci veya ekonomist için gerçekten imkânsızdır. Bildiğimiz şey şu ki, bu para, piyasadaki ürün ve hizmet talebini iyi tahmin eden insanlara tahsis edilseydi, kurtarılan başarısız işletmenin karşıladığı talepten muhtemelen daha fazlasını karşılayacaktı. Kendi paranızı başkasına borç olarak vereceğiniz zaman, siz veya bir banka, onu kime borç verdiğiniz konusunda çok hassas davranırsınız. Paranızın geri ödeneceğinden emin olmak istersiniz ve geri ödenmeme ihtimaline karşı da faiz eklersiniz. Öte yandan, eğer hükümetseniz, bu o kadar umrunuzda olmaz. Sonuçta, para sizin cebinizden çıkmayacaktır ve dolayısıyla, günü kurtarmak adına, özel bankalardan, melek yatırımcılardan vs. çok daha kötü kararlar alabilirsiniz.

Ekonomi alanındaki diğer bir konu da uluslararası ticaret fikri olabilir. Her nasılsa; bir ulusal sınır çiziyorsunuz ve herkesin kafası karışıyor.
Ne kadar para harcadığınız hakkında bir fikriniz var mı?
Virginia’da yaşadığınızı varsayalım.
North Carolina’da üretilen ürünler için geçen yıl ne kadar para harcadığınız hakkında bir fikriniz var mı?
Tabiki hayır. Ve kimse bunu tablo halinde tutmaz.
Ne kadar olduğunu bilmiyoruz.
Virginia’nın Kuzey Carolina ile ticaret açığı var mıdır?
Kimse bilmez.
Kimin umrunda olur ki?
Her birey, kendi istediğini satın alır.
Her birey, ihtiyaçlarını karşılayacağına inandığı şeyleri alır.
Ancak, birden insanlar arasına sınırlar çizersiniz.
Ama, Kanada’dan bir şeyler satın alıyoruz.
Kanada ile ticaret açığı var mı?
Benim şahsi olarak var; çünkü Washington’da sağladığım hizmetleri Kanada’dan alan yok.
Ama ben Kanada’dan bir şeyler satın alıyorum, bu yüzden Kanada’yla şahsi olarak ticari açığım var.
Peki bunu neden önemseyeyim? Sonuçta mahallemdeki marketle de ticaret açığım var.
Onlar asla benden kitap almazlar; ama ben onlardan her hafta yiyecek alırım.
Sorun, uluslararası sınırların kafa karıştırması. Sınırlar önemli değil. Önünde sonunda, ticaret dengeye ulaşacaktır.
Mesela, Japonya bize her yıl bilgisayar ve telefon gönderse ama biz onlara karşılığında bir şey satmak zorunda kalmasak, harika olmaz mıydı?
Ya da sadece dolar vermek yetse; çünkü, biz iPhone yapmaktan daha hızlı para basabiliriz.
Dolarları basıp basıp gönderelim.
Fakat sonunda, bu dolarlarla bir şeyler almak isterler.
Örneğin; ABD’de gayrimenkul alırlar, sigorta hizmeti alırlar.
Birçok Amerikalı’ya kâr ve istihdam sağlayan Amerikan filmlerini alırlar. Sonunda, tüm bu ticaret dengelenir.

İnsanların endişelendiği başka bir husus da ticaret açığı ve Amerikan ürünü alıp almadıklarıdır. Artık, Amerikan malı ne anlama geliyorsa… Elinizde Amerika’da tasarımı yapılmış, parçaları Malezya’da üretilmiş ve Japonya’da birleştirilmiş bir ürün var. Şirketleriniz var. Mısır’dan aldığı kumaşları tişört üretmek için Uganda’ya götüren, oradan Avrupa’ya sevk eden Amerikan şirketleriniz var. Bu, Amerikan ürünü mü yoksa Afrika ürünü mü? Eğer iPhone’unuzun arkasına bakarsanız büyük olasılıkla “Apple tarafından California’da tasarlandı. Çin’de üretildi.” yazısını göreceksiniz. Apple, bunun tamamıyla Çin’den ithal olmadığını belirtmek ister. Amerika’da bu ürünü tasarlayarak çok para kazanmaktayız ve biz, sadece neresi en ucuzsa üretimi orada yapıyoruz. Bu ürünü dünyada en ucuz nerede üretebilirsek oraya gideceğiz, çünkü bu şekilde daha çok müşteriyi memnun edebiliriz. Apple hissedarları da daha fazla kazanırlar. Bu yüzden, ticaret açığı konusunda endişelenmeyi bırakın. Uluslararası ticaret konusunda endişelenmeyi bırakın. Bu ulusal sınırlar, ekonomi geçebildiği sürece göstermeliktir ve Çin’den mi yoksa Pennsylvania’dan mı ithal ettiğinizi önemsemenize gerek yoktur.

Serbest piyasalar, dünyayı zenginleştirir. Ekonomik büyüme sağlar. Serbest piyasalar veya serbest piyasaya yakın piyasalar veya yarı serbest piyasalar, bizi yıpratıcı iş gücünün dünyasından ve erken ölümden alıp uzun, sağlıklı ve daha rahat yaşamların olduğu bir dünyaya götürür. Bu nedenle, liberteryenler, serbest piyasaları korumaya ve genişletmeye kendilerini adamışlardır.

Soru: Metro, su veya elektrik gibi hizmetler rekabetçi serbest piyasalar tarafından etkin bir şekilde sağlanabilir mi?

David Boaz: Doğal tekellerin durumunu soruyorsunuz. Ekonomistler, bazı hizmetlerin doğal tekel olduğunu söylerler; yani rekabete açık olamazlar. Sadece tek bir tedarikçiye yer vardır; bu yüzden ya devlet tarafından ya da düzenlenmiş özel bir şirket tarafından işletilmelidirler. Bu, bana anlamsız geliyor. Eğer tarihe bakarsanız, rekabetçi yollarla işletilen sözde doğal tekellerin örneklerini görürsünüz. Örneğin, telefon hizmeti aslında birçok şirket tarafından sağlandı. Burada, bir ara-bağlantı problemi söz konusu olabilirdi. Ama sizce şirketler, ”Eğer bir Smith telefonunuz varsa sadece Smith telefonu olanlarla konuşabilirsiniz.” şeklinde ahmakça bir şart ileri sürerler miydi? Tersine, ara-bağlantı kurmanın oldukça hızlı bir yolunu bulurlardı. Yani siz, herhangi biriyle telefonda konuşabilirdiniz. Ve devlet destekli bir tekel olan “the Bell System” döneminden geçtik. Nihayetinde onu kırdık ve şimdi bir çok farklı tedarikçiden telefon alabilirsiniz. Hatta internet hizmeti için de farklı tedarikçiler kullanabilirsiniz. Görünüşe göre bu, doğal bir tekel değil. Diyelim ki bazı hizmetler doğal tekel olabilir. Fakat, politikacıların bunların ne olduğunu doğru belirleyebileceklerine inanıyor musunuz? Bir şeyin doğal tekel olup olmadığının kararlaştırılması için rekabetçi piyasa sürecine güvenirim. Eğer doğal bir tekel ortaya çıkarsa, o zaman bir şirketin yarışı kazanıp onu işleteceğini düşünürüm. Ancak, potansiyel rekabete maruz kaldığı müddetçe tekele sahip olabilir; yani ürününü geliştirmesi ve fiyatlarını makul seviyede tutması gerekir. Aksi takdirde, rakiplerini teşvik eder.

Söz konusu metro gibi kamusal olduğunda, kimlerin New York sokaklarını kazabileceği konusunda kısıtlamalar olacaktır. Dolayısıyla bu iş biraz zordur, çünkü sokaklar devlete aittir. Devlete ait olmasalardı bile, örneğin anarko-kapitalist bir toplumda, bölgenin yerel işletme örgütlerine ait olurdu. Böylece onlar bir metro sisteminde anlaşabilirlerdi.

Fakat su? Şu an su kıtlığı çekiyoruz, çünkü su tedarikinde rekabetçi bir piyasaya sahip değiliz. Ücret ödemiyoruz. Kimse ne kadar su kullandığını umursamıyor. Duşta ne kadar vakit geçirdiğini umursamıyorlar, çünkü bunun için bir bedel ödemiyor ya da çok küçük bir bedel ödüyorlar. Kimse çimleri sularken harcadığı parayı düşünmüyor. Ve bu neye sebep oluyor? Su kıtlıklarına, en azından California ve diğer bazı yerlerde. Eğer California; suyu rekabetçi, özel ve ücretli bir şekilde tedarik etseydi, bugünlerde mecburi su kesintileri yapmak zorunda kalmazdı. Bir yerde doğal bir tekel olabilir fakat bence;
a) Bu belirli örneklerin gerçekte ne olduğu konusunda şüpheci olmak ve
b) Politikacılara neyin doğal tekel olup olmadığına karar verme yetkisi verirken dikkatli olmak gerekiyor.

 

Konuşmacı: David Boaz, The Libertarian Mind Kitabının Yazarı
Kaynak: Libertarianism.org
Çevirenler: Gizem Sultan Yılmaz, Samet Tonyalı, Bahar Ezgin, Ezgi Yıldırım, Büşra Aslan, Asım Kaya
Redaksiyon: Seçkin Sosyal

Bu başlık için şu anda yorum yapılamıyor.