Liberteryenizm’e Giriş 1: Liberteryenizm’in Kökenleri

David Boaz: Sanırım, özgürlük yönündeki ilk tepki, başkalarının kendisi üzerinde güç uygulamasına sinirlenen biri tarafından verildi. Özgürlük, bu anlamda insanın doğal bir tepkisidir. Fakat özgürlükçü düşüncelerin ifadelerini ilk ne zaman gördüğümüzden bahsediyorsak, bence en eski olarak değerlendirebileceğimiz iki örnek var. Birçok insan, Batı’da konuştuğumuza pek benzer olmayan bir şekilde konuşan yaşlı Çin filozofu Lao-Tze’ye işaret eder. O, açık bir biçimde Doğu felsefesinin erken bir örneğidir. Fakat kendisi büyük bir krallığı baskısız yönetmenin faydaları üzerine çok şey söyledi. Hatta “Hiçbir şey yapmıyorum, insanlar kendi kendilerini zengin ediyor” da demiştir. Bu, Batı’daki gelişimini bildiğimiz liberalizmle pek bağlantısı olmayan, temelinde özgürlükçü bir düşünce.

Batı’da, bence ilk örnek İncil’de geldi. Ve Batı dünyasında, uzun bir süre boyunca İncil herkes tarafından okundu; yani bu fikrin İncil’de olması çok önemli. Bununla ilk karşılaştığımız yer 1. Samuel, sekizinci bölüm. 2000 yıl sonra Thomas Paine ve Lord Acton hala 1. Samuel’den alıntı yapar. 1. Samuel’de, antik Yahudilerin Samuel’e gittiği ve ona “Bize bir kral ver ki diğer ülkelerin yöneltildiği gibi o da bizi yönetsin.”, dedikleri yazar. Samuel Tanrı’ya gider ve O’na “İnsanlar diğer ülkelerin sahip olduğu gibi bir kral istiyorlar. Bir kralları olmalı mı?”, diye sorar. Tanrı ise Samuel’e “Kral sizi şu şekilde yönetecek: Genç adamlarınızı savaş arabalarını sürmeleri için alacak. Genç kadınlarınızı mutfaklarında çalışsın diye alacak. Tohum ve üzüm bağlarınızın onda birini kendi kullanımları için alacak. Ve siz de bu günlerde seçtiğiniz kral yüzünden feryat edeceksiniz.”, der. Samuel geri gidip bunları Yahudilere anlatır. Ve ne yazık ki onlar, “Evet, hâlâ bir kral istiyoruz.”, derler. Ve işe yaramış olsun ya da olmasın, bu tasvir 2000 yıl boyunca batıda bütün okuryazar insanlar tarafından okundu. Ve orada anlatılan, bence, krallık ya da hükümet hakkında ne söylerseniz söyleyin, kutsal bir vahiy halinde gelmediler. Tanrı, sizi kralınızın olmasının nasıl bir şey olacağı konusunda uyardı.

Bundan biraz daha sonra (Eski Ahit), Yunanlılar doğal hukuk fikrini geliştirdiler. Ve bunu, Antigone oyununda, Antigone’un kralın emirlerini yerine getirmeyeceğini çünkü Tanrı’nın muhakkak ve yazılı olmayan kurallarının, kralın söylediği her şeye üstün geldiğini söylediği bölümde görebilirsiniz.

İşte bunlar, Batı mirasındaki liberal düşüncenin kökleridir: Yahudi ve Yahudi-Hristiyan kökleri, Yunan kökleri ve tabi ki dünyanın öbür tarafında, Çin kökleri.

Sonra İsa ortaya çıkar. İsa, İbrani-Yahudi topluluğundan çıkar. Ve isyankâr bir vaiz gibi görünür. Ve ona sorulur, “Krala ne borçluyuz? Tanrıya ne borçluyuz?” Ve o der ki, “Sezar’ın hakkını Sezar’a verin, Tanrı’nın hakkını Tanrı’ya verin.” Bu söylediğiyle demek istediği, bazı şeyler vardır kralın olmayan, Sezar’ın olmayan ve bazı şeyler vardır sadece Tanrı’ya ait olan. Yani çizgiyi nereye çizersen çiz, İsa, Sezar’a ve devlete verilmeyecek bazı şeylerin olduğunun kuralını koymuştur.

Ve İsa’ya bin yıldan fazladır itaat eden Batı dünyası, Avrupa, Hristiyan krallığı olarak bilinir – Mesih’in kral olduğu manasında Hristiyan krallığı (Christendom). Her okuryazar bunu okur. Ve okuryazar olmayanlar da kilisede duyarlar. Yani, Sezar’ın olanı Sezar’a, Tanrı’nın olanı Tanrı’ya verilmesi kuralını herkes bilir. Ayrıca, Tanrı’nın Samuel’e bir kral hakkında ne söylediğini de duyarlar. Bu nedenle, bence, liberteryen düşüncelerin geliştiği zemin, nihayetinde budur.

Şimdi, birçok insan liberteryen düşüncelerin temelde ekonomik özgürlükle alakalı olduğunu düşünür. Bu anlaşılabilir; çünkü 20. yüzyılda, ekonomiden ve devletin rolünden çokça bahsedilir. Ama bence liberteryenizm, asıl olarak dini özgürlük adına gerçekleşen mücadeleden doğmuştur. Batı tarihinde ve dünyanın birçok yerinde uzun bir süre, dini özgürlükler insanlar için özgürlüğün çok önemli bir parçasıydı. Çünkü o zamanlar, ruhun ölümsüzlüğüne inanıyorlardı ve dinlerini nasıl yaşadıkları, ölümden sonraki yaşamları için önemliydi. Milattan sonra ikinci, üçüncü yüzyıla kadar gittiğimizde, dini özgürlüğün temel insan hakkı olması konusunda çok eski bir tartışmayı, Tertullianus’un ibadet etme özgürlüğünün temel bir insan hakkı olduğundan bahsettiğini görürüz.

Ve özgürlüğü geliştiren yollardan biri de kilise ve devlet arasındaki iktidar savaşıydı. Genel olarak, savaş alanında olmasa da, yasal ve politik olarak herhangi bir yetki alanında hâkim güç olarak algılanmayı amaçladılar. Ama ikisi de mutlak hakimiyet kurmayı başaramadılar. Bu yüzden, kilise ve devlet arasındaki boşluklarda, özgürlük gelişebilir, der tarihçiler; ibadet özgürlüğü, girişim özgürlüğü ve düşünce özgürlüğü. Batı dünyasında farklı tipte kanunlar bile gelişti. Kilise kanunu, ticaret kanunu, tüccarın kanunu, kralın kanunu, lordun kanunu ve derebeylik kanunu vardı. Ve bazen insanlar, davalarının hangi kanunla görüleceğini kurnazlıkla seçmeye çalışırlardı. Bir politik çizgiden, başka bir kanun biçimine geçiş yapabilir miyim? Veya sadece “Şey, sanırım bu Kral’ın değil de Kilise’nin kanununa ait,” diyebilir miyim? Bu, dünyanın birçok yerinde olan yollardan biri; her zaman hakim bir güç vardı ve özgürlüğün gelişebileceği bir açıklık yoktu.

Bu dönemden iki benzer örnek vereceğim ki bunların Hristiyan Kilisesi’nin çok erken tarihinden önemli örnekler olduğunu düşünüyorum. Aziz Ambrose olarak bilinen papaz, kralla bir savaşa girdi. Ve olay, kralın özür dilemesi ve Kiliseyi Aziz Ambrose’a geri vermesiyle sonuçlandı.

Yüzlerce yıl sonra, İngiltere’deki insanlar için Becket’in hikayesi belki daha tanıdık. Becket hakkında yapılmış harika bir film vardı. II.Henry, İngiltere Kilisesi’nin önde gelen temsilcisi Thomas the Becket yani Canterbury Başpiskoposu ile çatıştı. Ve bir noktada, söylentiye göre kral, mahkemede şunu söylemiş: “Beni, bu her işe burnunu sokan papazdan kurtaracak kimse yok mu?”. Bunun üzerine, dört şövalyenin, Becket’ı öldürdüğü söyleniyor. Bu olay da, “Kral’ın mahkemesi, Canterbury Başpiskoposunu öldürdü” şeklinde bir karışıklığa sebep oldu. Siyasi kriz çıktı. Papa olaya müdahil oldu. Olay, II.Henry’nin kilisenin özgürlüğünü ihlal ettiği için karda yalın ayak yürüyerek özür dilemesiyle sonuçlandı. Bu tür mücadeleler, üstün güç sahibi bulunmayan bir dünya yaratmaya yardım etti. Krallarınız, lordunuz, feodal sisteminiz var, ayrı kiliselere sahipsiniz ve bir ölçüde o dünyada gelişme özgürlüğünüz var. Ortaçağ dünyasını karanlık çağlar olarak düşünüyoruz. Ve bazı açılardan karanlık çağlardı. Fakat özgürlük, o dönemde gelişmeye başladı.

Soru: Bu senaryoda, kilise ve devlet veya kral birbirine ne ölçüde bağımlıydı? Onlar karşıt düştüklerinde, özgürlüğün bu çatlaklardan fışkırıp geliştiğini biliyorum, fakat bu sefer bir etmenin dışarda kalmasıyla bu dönemde daha fazla özgürlük görmüş olabilir miyiz? Elbette kralın çıplak ayakla karda yürümesi, kilisenin üstün bir gücünün olduğunu gösterir. Herkesin üzerinde olabilmesi de buna bağlıdır.

David Boaz: Bu iyi bir soru. Tabii ki, birbirlerine bağımlıydılar. Krallar tapındı. Papa krallardan bazılarını taçlandırdı. Bence çoğu Avrupa ülkesinde, önde gelen bir din adamı taç giyme töreninin bir parçasıydı. Öyleyse evet, kral, egemenliği adına, kilisenin ve dolayısıyla Tanrı’nın otoritesini kabul ediyor. Bu yüzden kralların kutsal hakkından söz ediyorlardı. Buna rağmen, karşılaştırmalı tarihe baktığımızda, öyle görünüyor ki dünyanın diğer bölgelerinde gördüklerimiz, Japonya ve Çin veya Arap Dünyası’nda, yani kilise ve devletin ayrı olmadığı yerlerde özgürlüğün gelişmesi daha az olanaklı. Eğer krallar olsaydı, din düşüncesi var olmasaydı, bu nasıl olurdu? Böyle bir dünya hakkında yeterince antropolojik kanıt olduğundan emin değilim.

 

Kaynak: Libertarianism.org
Konuşmacı: David Boaz, The Libertarian Mind kitabının yazarı
Çevirenler: Büşra Aslan, Elif Şahin, Liliya Bondar
Redaksiyon: Seçkin Sosyal

Bu başlık için şu anda yorum yapılamıyor.