Konu hakkında daha derinlemesine bilgi sahibi olmak isteyenler aşağıdaki bağlantıları takip edebilirler;

  • Ben Powell on Public Choice [Audio]: Professor Ben Powell gives a clear and thorough overview of public choice theory at a FEE seminar in 2009.
  • Public Choice [Article]: “Electing better people will not, by itself, lead to much better government,” writes William Shughart. Read Shughart’s concise discussion of public choice theory, and what it means for politics in the real world.
  • James Buchanan [Audio]: James Buchanan grew up poor in rural Tennessee, and would later go on to become a Noble Prize winner. Listen to the founder of Public Choice theory discuss his life and ideas.
  • Bootleggers and Baptists [Article]: Bootleggers and Baptists don’t agree on much, but they join forces to make sure that selling alcohol is banned on Sundays. Public choice theory seeks to explain why politics makes for such strange bedfellows.

LİBERAL DÜŞÜNCE OKULLARI: KAMU TERCİHİ

Gelin James Buchanan, Gordon Tullock ve kamu tercihi ekolüne bakalım. James Buchanan bir Nobel ödülü sahibi. Buchanan ve Tullock birlikte birçok işe imza attılar; bunların en meşhuru muhtemelen Özgürlüğün Sınırları’dır. Özgürlüğün sınırlarının ne olduğu sorusuna cevapları, toplumsal sözleşmedir. Şunu dile getirirler: Bireylerin rasyonel olduklarını varsayıyoruz. Bu bireylerin şunlara karar vermeleri gerekir: Ne yapabilirler? Nasıl bir devlet kurabilirler? Evrensel olarak kabul edecekleri değerler neler olmalıdır? ABD Anayasası toplumsal sözleşmenin bir tür örneğidir. Buchanan ve Tullock “eğer devlet olmasaydı ne olurdu?” sorusuyla işe başlıyorlar. Onlar devlet olmadığı zaman, İngiliz filozof Thomas Hobbes’un düşündüğü gibi bir doğa durumunun var olacağına inanıyorlar.

Hobbes, devlet olmadığında hayatın “tehlikeli, yabani ve kısa” olacağını söylemiştir; bir öğrencinin yazdığı gibi “tehlikeli, Britanyalı ve kısa” değil, “tehlikeli, yabani ve kısa”. Böyle bir toplumda yaşamak pek hoş olmazdı. Eğer devletimiz yoksa üç şey yapabiliriz: Bir şeyler üretebiliriz, başka insanların elindekileri çalabiliriz veya zamanımızı elimizdekileri korumak için harcayabiliriz. Hepimiz bir araya gelirsek şu fikre varırız: Ürettiğimiz şeyleri koruma altına alacak bir yapı oluşturursak bu herkesin çıkarına olacaktır. Çünkü bizden bir şeyler çalınacağı endişesine kapılmayız. Mülkiyetimizi koruma telaşına kapılmaz; zamanımızı bir şeyler üretmek için değerlendirebiliriz. Böylece refahımızı artırır, hırsızlığı önlemek için de gelirimizin bir kısmını bu yapıya harcayabiliriz. Kendimizi korumak için çok fazla kaynak harcamamız gerekmez, bu toplumda herkes daha iyi bir duruma gelirdi. Bu yüzden rasyonel bireyler şöyle bir tartışma yapar: Ne tür bir devlet istiyoruz? Hayatımızı ve mülkiyetimizi koruyacak bir devlet kurmak konusunda hemfikir miyiz?

Devlet neden sınırlandırılmalıdır? Şöyle anlatabiliriz: Ekonomiyi açıklamaya çalışırken, insanların kişisel çıkarlarıyla hareket ettiğini varsayıyoruz. Ekonomist jargonuyla konuşursak, insanlar faydayı maksimize etmeye çalışırlar. Kamu tercihi ekolü, insanların politik alanda da ekonomik alanda olduğu gibi davrandığını söylüyor. Çünkü iki alanda da aynı insan olmayı sürdürüyoruz. Ancak bireysel çıkar kişiden kişiye değişebilir. Ekonomide insanların bireysel çıkarlarının ne olduğunu anlamak için gelir ve refah düzeyine bakıyoruz. Politik alanda ise bireysel çıkarın tanımı biraz farklı olabilir. Eğer politikacıysanız sizin çıkarınız seçimleri kazanmakta veya hükümette bir görev alabilmekte yatar. Bunu nasıl başarırsınız? Farklı gruplara mal-mülk dağıtma vaadinde bulunursunuz. “Bana oy verirseniz sosyal güvenliğinizi sağlayacağım.” “Bana oy verirseniz öğrenim kredisi borçlarınızı azaltacağım.” “Bana oy verirseniz tarımı destekleyeceğim.” Politikacıların çıkarı, belirli grupların hoşuna gidecek vaatlerde bulunmakta yatar.

Devlet mantığını anlamak için bürokratların çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bürokratlar devletin büyümesini ister. Devlet büyüdükçe gelirleri artar; daha fazla yetki, onlar için daha geniş bir ofis demektir. Dolayısıyla bürokratlar küçük devlettense büyük bir devleti tercih ederler. Birçok çıkar grubu bürokrasiyi kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çalışır. Ekonomik terimlerle ifade etmek gerekirse, bu gruplar rant arayışı içindedir. “Rakibimizin bizi geçmesini yasalar aracılığıyla nasıl engelleyebiliriz, işini nasıl zorlaştırabiliriz?” diye düşünürler; böylece ithalat yapmayı zorlaştırırlar. Kamu tercihi ekolünün burada gördüğü sıkıntı şudur: Yöneticiler, toplumsal sözleşmede kararlaştırılanın çok ötesinde bir güce sahip olmak isterler; çünkü çıkarları bu güçte yatar. Dolayısıyla devletin sınırlandırılması ve meşru yetkilerinin ötesine geçmesinin engellemesi lazımdır.

Peki, bu bağlamda, devletin rolü ne olmalıdır? Buna genellikle “kamusal mallar devleti” ismi verilir. Bu sistemde devletin ve kamu tercihinin iki sorumluluğu vardır. Devlet bireysel haklarımızı ve bilhassa mülkümüzü korumalıdır. Ve üretken bir devlet olmalıdır: kamusal malları temin etmeli, daha önce de bahsettiğimiz dışsallıklarla ilgilenmelidir. Kamu tercihi ekolüne göre devletin refah sağlama rolünü üstlenmesi toplumsal sözleşmenin ihlalidir. Dolayısıyla buradaki sorun şudur: Devletin yetkisini nasıl kısabiliriz? Mesela anayasamıza denk bütçe zorunluluğu öngören bir madde ekleyebilir miyiz?

Devlet niçin toplumsal sözleşmede kabul edilen sınırları aşmaya çalışmaktadır? Örneğin merkezi hükümet, ABD Anayasası’nda öngörülen yetkilerin ötesine geçmektedir. Kamu tercihi ekolü bunu “konsantre fayda” ve “dağıtılmış maliyet” kavramlarıyla açıklar. Buna göre, devlet, menfaatleri dar bir kesimin elinde yoğunlaştırırken, sağladığı bu menfaatlerin bedelini geniş kitlelere ödetmektedir. Tarım teşvikleri ve ABD’ye tarım ürünü ithalatını zorlaştıran gümrük tarifeleri bu politikanın örneğidir.

ABD’de nufüsun yalnızca yüzde üçü tarım sektöründe çalışmaktadır; yüzde 97’si bu sektörde değildir. Ancak tarım politikalarını etkilemek için bu yüzde 3’lük kesim çok aktif çalışır. Oylarını kime vereceklerini, kimin için seçim kampanyası düzenleyeceklerini ve kime parasal destek vereceklerini tarım politikalarına göre belirlerler.

Tarım sübvansiyonlarını desteklemeyen politikacılara inek gübresi fırlatmaktan geri kalmazlar. Peki ya geri kalanımız? Geri kalan %97? Açıkçası bu durum sebebiyle hepimiz zarar görüyoruz. Zira bu faaliyetleri sübvanse etmek için daha çok vergi ödüyor; tarım ürünlerine uygulanan yüksek gümrük vergileri sebebiyle marketlerden daha pahalıya yiyecek satın almak durumunda kalıyoruz. Sizce demokrasilerde yüzde 3’ün çıkarı için yüzde 97’nin çıkarını bu denli zedeleyecek bir uygulama mümkün olabilir mi? Tabii ki bir demokraside bunun mümkün olmayacağını düşünürsünüz fakat bu tarımsal yardımları kesmeye yönelik her girişim başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bu nasıl açıklanabilir? Çıkarı olan %3 için bu konu hayati önem taşımaktadır; bu yüzden bu konuda ciddi bir çalışma yürütmektedirler.

Geri kalanlar, yani bu uygulamalardan zarar gören çoğunluk tarımsal politikayı pek düşünmez bile. Fakat düşünsek ve değerlendirseydik dahi, bu uygulamanın her birimize zararı haftada sadece birkaç dolardır. Bu rakam, bizi politik olarak harekete geçirecek ölçekte değil; dolayısıyla tarım politikasını bu küçük ama etkili yüzde 3’lük dilim belirliyor. Kamu tercihine göre, bu durum devletin çoğu yasası ve planı için geçerli. Ortada konsantre fayda elde ettiği için bu politikaların başını çeken küçük bir grup ve ödenen bedeli neredeyse hiç hissetmeyen bir tüketici ve vergi mükelleflerinden oluşan büyük bir çoğunluk var. Kamu tercihi işte budur.

Kaynak: Learnliberty.org
Konuşmacı: Dr. Nigel Ashford / Institute for Humane Studies
Çeviri: Abdullah Sencer Gözübenli
Redaksiyon: Ahmet Altundal

Bu başlık için şu anda yorum yapılamıyor.