İSKOÇ AYDINLANMASI’NIN DEVLERİ: FRANCIS HUTCHESON

18. yüzyılda İskoçya’da harika ve ilginç bir şey yaşandı. Bu kulağınıza şaşırtıcı geliyor olabilir, çünkü birçok insan İskoçya’nın çok da ilginç bir yer olmadığını düşünüyor. Ancak 18. yüzyılda İskoçya ilginç bir yerdi, çünkü İskoç Aydınlanması’nın doğuşuna sahne oluyordu. Amerikalı izleyicilerim için şuna dikkat çekmek isterim: O tarihlerden sonra Amerikan Aydınlanması da yaşanacaktı, ancak bizim aydınlanmamız İskoç Aydınlanması’nın sadece bir uzantısıydı. Şimdi bahsettiğim bu ilginç meseleye odaklanalım.

Tepeler, koyunlar ve yeşilliklerle kaplı, küçük ve soğuk bir ülke… Bu ülkenin sınırlarını aşan etkisiyle, İskoçya’nın yetiştirdiği felsefe ve ekonomi dehaları, bugün bile ekonomi ve felsefe dünyasına ilham vermeye devam ediyor. İskoç Aydınlanması’nın devlerinden biri de Francis Hutcheson’dı. Hutcheson, bir İskoç değildi, İrlanda kökenliydi. Ancak dehasının bir nişanesiymişcesine bir an önce İskoçya’ya taşınmıştı. Hutcheson, İskoç Aydınlanması’nın fitilini yakmıştı. Fitili yakmış, ateşin ilerlemesini beklemiş ve birdenbire bir patlama yaratmıştı. Hutcheson’ın yarattığı patlama, çağdaşları arasında devasa bir etki oluşturmuştur. Özellikle de Adam Smith ve David Hume’un üzerinde etkili olmuştur.

Dahası, Hutcheson’ın fikirleri bugün hâlâ yankı buluyor. Fikirlerini Hutcheson’ın ahlaki duyguculuk (sentimentalizm) kavramıyla temellendiren birçok biyoetik uzmanımız var. George W. Bush’un fikirlerine danıştığı Leon Kass bunlardan biri. Leon Kass, Hutchesonyan ahlaki duyguculuğun bir biçimini biyoetik içerisindeki fikirlerini temellendirmek için kullandı. Bu da demektir ki, Hutcheson’ın 18. yüzyılda yazdıkları etkisi bugün hâlâ sürüyor. Hutcheson’ın en önemli fikri nedir? En önemli fikri, ahlaka duygucu yaklaşımıdır. Hutcheson da 18. yüzyılda ve şimdi kabul edildiği gibi beş duyumuz olduğunu söylemektedir: Görme, duyma, tat alma, dokunma ve koklama. Ancak Hutcheson insanların üç duyuya daha sahip olduğunu söylemiştir: Ortak duyu, onur duygusu ve ahlaki duygu.

Hutcheson bu sayılanların hakikaten sahip olduğumuz duyular arasında olduğunu düşünmüştür, ancak onlara esrarengiz bir anlam yüklememiştir. Bu duyuların somut karşılıkları vardır. Bir örnek verelim. Hutcheson “ortak duyu”nun varlığına inanmıştır. Başka bir insanın mutluluğundan siz de mutlu olursunuz; başka birinin başarısızlığı veya talihsizliği sizi de üzer. Bu his insanlarda tamamen doğal bir şekilde ve muhakeme süreci olmaksızın meydana gelir. Ne de olsa, bu bir duyudur. Başka duyularımızın da nasıl işlediğini düşünelim. Mesela bozuk sütün kokusunu alırsanız, ki İskoçya’da bu çok yaşanır, sütün kötü koktuğu hükmüne akıl yürütme yoluyla varmazsınız. Sütü koklarsınız ve koku karşısında aniden irkilirsiniz. Hutcheson, aynısının ortak duyularımız için de geçerli olduğunu söylemiştir. Talihsiz bir insanı gördüğümüzde onun adına üzülürüz. Başına güzel bir şeyler gelen birisini görünce de onun adına seviniriz.

Bu her gün karşılaştığımız bir durumdur, bunu sadece gerçek hayatta değil, kurgusal karakterleri görünce de yaşarız. Filmlerde kahramanın başına kötü bir şey geldiğinde üzülürüz, iyi bir şey geldiğinde ise seviniriz. Özellikle kahraman küçük bir köpek ise, biliyorsunuz insanlar küçük köpekleri severler.

Hutcheson’ın dikkat çektiği asıl noktaya gelelim. Düşünüre göre insanlar ortak bir duyuya sahiptir.

Aynı zamanda onur duygusuna sahiptir. Hutcheson, bu kavramla şunu kasteder: Örneğin iyi bir iş çıkardığınızda insanlar sizi tebrik ederse, bundan mutlu olursunuz. Kalkıp da “Aldığım bu tebrik yerinde miydi?” diye düşünmezsiniz, sadece neticeye bakar ve mutluluğunuzu yaşarsınız. Ortak duyunuz vasıtasıyla hissettiğiniz mutsuzluk veya mutluluk gibi, onur duygunuz da sizi belirli hislere sürükler.

Ve duyularınız ahlaki duygularınızın gösterdiği yönde işler. Şimdi Hutcheson’ın felsefesinin özüne yaklaşıyoruz. Filozof, insanların ahlaki bir duyguya sahip olduğunu öne sürmüştür. İnsanların erdemli bir davranışını takdir ederiz. Erdemli olmayan davranışları ise doğal olarak tasvip etmeyiz.

Basit bir örnek verelim. Arkadaşlarınızla yemeğe çıktığınızı düşünün. İçinizden biri garsona bahşiş vermek için para topluyor, ancak bu paranın az bir kısmını bahşiş olarak veriyor. Bunun yanlış olduğunu hissedersiniz ve arkadaşınızın bu nahoş davranışına içgüdüsel olarak olumsuz bir tepki verirsiniz. Oturup bunun ne kadar bencil bir davranış olup olmadığına dair uzun uzadıya düşünmezsiniz. Bu duygu, aklınıza anlık olarak düşer. Çünkü o anda ahlaki duygularınız zedelenmiştir. Aklınıza şu gelebilir: Bu ahlaki duygumuz nereden kaynaklanır? Neden diğer insanların çıkarları bizi ilgilendirmektedir? Hutcheson’a göre bu neden açıktır. Bizim evrensel bir iyilik duygusuna sabit bir eğilimimiz vardır. Hutcheson, bunu öne sürerek Thomas Hobbes’un psikolojik egoizm anlayışına tepki gösterir. Çünkü Hobbes, insanları her daim kendi çıkarları peşinde koşan, bencil varlıklar olarak resmetmişti.

Hutcheson bu fikri katiyen reddeder. Ona göre aksine, insanlar genellikle iyilikseverdir. Dahası, Hobbes’un bireyleri sadece kendi çıkarları peşinde varlıklar olarak göstermesi, yalnızca yanlış değil, aynı zamanda tehlikelidir de. Çünkü sadece saf bir rasyonel şartlanmayla hareket ettiğimizi düşünürsek, içimizdeki iyilik duygusunu göremez ve geliştiremeyiz. Hatta bu tür duygularımızı içimizden söküp atma eğilimi gösterebiliriz. Şimdi birileri Hutcheson’a şöyle cevap verebilir: Ancak yaptığımız iyilikler zaten bizim çıkarımıza değil midir? Hepimiz iyiliksever olarak anılmak istemez miyiz? O halde, iyiliksever bir insan olmamız, toplumda itibar kazanmamız demektir.

Hutcheson’ın buna cevabı yalındır. Hayır, iyilikseverlik kişinin kendi çıkarlarına indirgenemez, çünkü iyilikseverlik ahlaki bir duygudur. Duygularımızı irademizle bilinçli olarak yönlendiremeyiz. Dahası, iyilikseverlik içeren bazı eylemler kişinin yararına olmayabilir. Örneğin Institute for Humane Studies’e veya mezunlar derneğine bağışta bulunuyor olabilirsiniz. Bu parayla kısa vadede daha zevkli bir şey yapabilirdiniz ama yapmadınız. Çünkü inandığınız bir davayı veya mezun olduğunuz okulu desteklemenin daha önemli olduğunu düşündünüz. Bu da demektir ki, doğrudan çıkarlarınıza seslenmese bile içinizde iyiliği ortaya çıkarabilirsiniz.

Sonuç olarak Hutcheson’a göre iyilikseverlik ve kişisel çıkar, birbirinden ayrıdır. Filozof bu fikriyle inanılmaz bir etki yaratmıştır. Ahlaki duyguculuk teorisi, İskoç Aydınlanması’nın iki diğer devi David Hume ve Adam Smith’i etkilemiştir. Hutcheson’ın fikirleri bugün de önemlidir, çünkü kamuoyunda sıkça tartışılan konular üzerinde etkisi vardır. Örneğin Leon Kass’ın üzerinde onun etkileri vardır. Ve Hutcheson toplumsal birlikteliği daim kılacak bir insan doğası tasavvuru ortaya koymuş, hepimizin duymak istediği bir fikir dile getirmiştir. Hutcheson haklıysa, insanların genellikle iyiliksever olduğu sonucu çıkar. O halde, toplum bambaşka bir temelde şekillenecek demektir. Toplumsal hayatımızda Hobbes’un “birbirinin kurdu olan bencil insanlar” tasavvuru esas alınmayacaktır.

Hutcheson haklıysa, Hobbes’un toplum anlayışının tersi bir görüşe sahip olacağız demektir. Şimdi de Hutcheson’ın yaktığı meşaleyi devralan Adam Smith ve David Hume’a göz atalım.

Kaynak: Learnliberty.org
Konuşmacı: Prof. James Stacey Taylor / The College of New Jersey
Çeviri: Ahmet Altundal
Redaksiyon: Bünyamin Aydın

Bu başlık için şu anda yorum yapılamıyor.