İSKOÇ AYDINLANMASI’NIN DEVLERİ: DAVID HUME

İskoç Aydınlanması’nın üçüncü büyük ismi hiç şüphesiz David Hume’dur. Adam Smith gibi Hume da Francis Hutcheson’dan büyük ölçüde etkilenmiştir ama bu Hutcheson’ın Hume’un fikirlerini onayladığı anlamına gelmez. Aksine Hutcheson, Hume’un büyük eseri İnsan Doğası Üzerine İnceleme’nin taslağını beğenmemiş ve Hume’un Edinburgh Üniversitesi’nde iş bulmasını engellemeye çalışmıştır.

Bu sorunlara ve Hutcheson’ın onu beğenmemesine rağmen, David Hume hiç şüphesiz en neşeli ve cana yakın İskoç Aydınlanması filozoflarından biridir. David Hume, doğal din kavramı ve özellikle de tanrıyı kanıtlamada kullanılan tasarım argümanını mizahi bir üslupla hedef almıştır. Hume’u hâlâ okumadıysanız, okumalısınız; çünkü onun yazıları başarılı birer mizah örneğidir.

Hume’un çağdaşları, onun büyük bir çalışması olacak olan İngiltere Tarihi kitabını bitirmesi için onun başının etini yiyorlardı. Yayım tarihini ya da yeni bölümler yayınlayıp yayınlamayacağını sorduklarında Hume basit bir cevap veriyordu: “Bakın” diyor Hume, “Artık bu kitabı yazmak için çok tembel, çok şişman ve çok zenginim.” Çok tembel ve çok şişman olmak pek çok filozofu tanımlasa da ne yazık ki pek azı çok zengindi. Bu açıdan Hume şanslıydı ve Hume servetinin tadını çıkardı. Hume’un fotoğraflarını gördüyseniz kendisi oldukça tombul, neşeli ve mutlu görünür. Hayatın tadını çıkarmasını bilen biri gibi.

Hume, hayata karşı neşeli duruşunun etkisiyle, Hutcheson’ın insanların birbirlerine karşı genellikle iyi davrandığı yönündeki fikirlerini onaylar. O kesinlikle bir Hobbescu değildir. Fakat Hutcheson’ın Hume’u reddedişi bu konuda değildir. Bu anlaşmazlığın kaynağı Hume’un Hutcheson’ın duyguculuk (sentimentalizm) anlayışını ele alışından gelir; çünkü Hume, bütün eserlerinde argümanları doğal sonuçlarına kadar çok akıllıca götürür. Ahlak ya da bilgi felsefesi olsun, bunu her alanda yapar.

Hume, mantığın daima tutkuların bir kölesi olduğunu düşünür. İnsanların arzularıyla hareket ettikleri noktasında, Adam Smith ve Hutcheson’ın birleştiğini görüyoruz. Ve Hume’un görüşünün ne kadar ikna edici olduğunu görüyoruz. İskoçya’da bir süpermarkete gittiğinizi düşünün. Teneke kutular içinde haggisler, İskoç etekleri, küçük İskoç köpekleri, mücevherlerle kaplanmış küçük şapkalar gibi birçok İskoç malı ile karşılaşırsınız ve bütün bunlar İskoçya tarafından üretilir ve sadece bir İskoç bunları ister. Süpermarkettesiniz ve etrafınıza bakıyorsunuz. Bazı şeylerı alıp sepetinize koymak için sizi yönlendirecek olan mantığınız değildir. Sizin arzularınız, tutkularınızdır. Mantığınız elbette tutkularınızı yönlendirmeye yardımcı olabilir. Eğer gerçek bir İskoç gibi paranızı tutumlu harcamak istiyorsanız Yorkshire ya da İskoç kurabiyesinin ya da yulafın kilosunun ne kadar olduğuna bakmalısınız. Yani mantığınız arzularınızı tatmin etmeye yardımcı olur. Ama asıl ipleri eline alan arzularınızdır, işi yapan onlardır.

Hume, bunun ahlaki görüşlerimiz için bazı sonuçlar doğurduğunu söyler. Birçok kez erdemlerimiz ile hareket ettiğimizi söyleriz ve genellikle bu doğrudur. Birine gidip “O bulduğun cüzdanı neden gidip polise verdin?” diye sorabilirsiniz ve onlar da “Doğru olan buydu” diyebilirler. Ya da “Neden oda arkadaşının yoğurdunu dolaptan almadın? Kaybolduğunun farkına varmazdı bile” diyebilirsiniz. Biz de “Bu yanlış olurdu” diyebiliriz. Çünkü davranışlarınızı ahlaki kurallar belirlemiştir. Doğru ve yanlış kavramları davranışlarınızı belirler. Hume da bu yüzden ahlakın temelinın mantık olamayacağını söylemektedir. Çünkü, hatırlarsanız, bizi harekete geçiren şey, mantığımız değil, tutkularımız ve duygularımızdır.

Ahlak; duygu paylaşımı ve arzularımız temelinde şekillenir. Hume’un dilinden, Adam Smith ve Hutcheson’la bağlantı kuracak şekilde söyleyecek olursak, duygularımız tarafından yönlendiriliriz. Bu noktada teoride şöyle bir problem oluşabilir: Hume’un da düşündüğü gibi insanların bize olan yakınlıklarına göre onlara karşı hissettiğimiz duygusal bağlılık derecesi de değişir. Hume’a göre arkadaşlarımıza ve ailemize iyi davranmaya yarayan ahlak değerlerini yerine getirmeye çoktan hazırızdır. Ama bize herhangi bir yakınlığı bulunmayan sokaktaki insanlara iyilik yapmak bizim için o kadar da kolay olmayabilir. Herkesin birbirinin yakını olmadığı, büyük bir toplumda yaşıyorsak bu bir sorun teşkil edebilir. Çünkü insanların, onlara yakınlığı bulunmayan bireylere karşı da iyi davranmalarını isteriz.

Peki, buraya nasıl varırız? Hume’a göre aileye iyi davranma içgüdüsü gibi doğal erdemlerin yanında adalet gibi yapay erdemlere de sahibiz. Ona göre adalet kısaca diğer insanların mülkiyetine saygılı olmakla ilgilidir. Eğer diğerlerinin mülküne saygı duyarsanız adil davranmış olursunuz. Hume, insanların yabancılara karşı adil davranma konusundan daha isteksiz olma ihtimalinden endişelenmiştir. Bu fikri doğuran da intikam güdüsüdür. Adaletin kişilerden bağımsız ve tarafsız bir şekilde uygulanmasını isteriz. Ama adalet doğal bir erdem ise ve ailemize ve arkadaşlarımıza karşı gösterdiğimiz iyilikseverlik duygusunu yabancılardan esirgiyorsak, belki de bu, konu yabancılar olduğunda adalet güdümüzün de zayıflayabileceğini gösteriyordur.

Hume’a göre bu yüzden adaletin yapay bir erdem olduğunu fark etmemiz gerekir. Adaletin toplumun düzenini sağlamada en iyi yöntem olduğunu bildiğimiz için toplumsal alanda da adil davranıyoruz ve diğerlerinin de böyle davranmasını istiyoruz. Eğer mülkümüze saygı duyulmasını istiyorsak ve başkalarının da benzer haklara sahip olduğuna inanıyorsak, yakınımız olmayan insanlara da adil davranmalıyız. Hume’un ünlü örneğini düşünelim. Eğer nifak tohumu saçan, çok kötü bir insanın dahi malını bulsanız, bunu ona iade etmelisiniz. Çünkü bu onun malıdır. İşte bu şekilde oluşan bir adalet fikrine sahibiz. Kendimize ve diğerlerine bu fikri yaymaya çalışıyoruz. Çünkü toplumsal faydayı en üst düzeye çıkaracak ya da en azından daha çok avantaj sağlayacak seçenek budur.

Sonuç olarak Hume’a göre tutkularımız gerçekten de davranışlarımızı yönlendirir ve belirler. Ahlak konusunda mantıksal olmayan, duygucu bir yaklaşımımız vardır ve yapay erdemler ile doğal erdemler arasında ayrım yapabiliriz. Yine Smith ve Hutcheson’da da olduğu gibi Hume’un görüşlerini masaya yatırırsak, insanların birbirlerine genellikle iyi davrandığı ama doğrudan kişisel bir ilişkileri olmayan insanlara karşı adil davranmakta birazcık ittirilmeye ihtiyaçları olduğunu fikrine varabiliriz.

Kaynak: Learnliberty.org
Konuşmacı: Prof. James Stacey Taylor / The College of New Jersey
Çeviri: Şafak Başnak
Redaksiyon: Ahmet Altundal

Bu başlık için şu anda yorum yapılamıyor.