Konu hakkında daha derinlemesine bilgi sahibi olmak isteyenler aşağıdaki bağlantıları takip edebilirler;

  • Freedom of Expression (article): The ACLU breakdown on the importance of freedom of expressions.
  • Civil rights & the First Amendment (blog post): A First Amendment scholar explains how freedom of speech and the First Amendment were crucial to the Civil Rights Movement (and vice versa).

İFADE HÜRRİYETİ, AZINLIKLARIN LEHİNE MİDİR?

İnsanlar sansürü savunurken, genelde sivridilin güçsüzlere ve ezilmişlere zarar verdiğini iddia ederler. Ancak gerçekte, güçlü ve sınırsız ifade hürriyeti, ezilmiş bir insanın en güçlü silahıdır.

Ezilmiş ve dışlanmış azınlıklar, doğal olarak siyaseten güçlü değildirler. Güçlü çoğunluklara ifade hürriyetini kısıtlama yetkisi verdiğimizde, elde edilen bu güç, statükoyu muhalefetten koruma aracı haline gelir.

Kurucu babalarımız bu yüzden ifade hürriyetine bu kadar önem atfetmiş ve çoğunluğun böyle bir güç edinmesini engellemiştir. Çoğunluğa ifade hürriyetinin ne zaman zararlı olduğu ve ne zaman yasaklanması gerektiği konusunda yetki vermek, sadece daha fazla baskı getirir.

Bunun örneklerini görmek için tarihte çok çok gerilere gitmemiz gerekmez.

1835 yılında kölelik karşıtları, Güney’deki köle sahiplerine 100.000’den fazla kölelik karşıtı broşür gönderdiler. Köle sahipleri bu yüzden kölelik karşıtı aktivistlere karşı şiddete başvurdular. Meslektaşına gönderdiği bir mektupta postane müdürü Amos Kendall, broşürleri “patlamaya hazır yanıcı füzelere” benzetti. Hatta daha da ileri gitti ve bu aktivistleri bastırmanın bölgelerini koruma amacı taşıdığını ve bu yapılanın vatanseverce bir eylem olacağını ileri sürdü.

Öyle ki, haftalar içinde postane müdürleri kölelik karşıtı broşürlerin postalanmasını engellemeye başladı ve pek çok topluluk bu fikirleri ifade eden yayınları yasaklamak için yasalar çıkardı.

Medeni haklar aktivizminin sansürlenmesi 1950’ler ve 1960’daki insan hakları hareketleri sırasında da devam etti.

South Carolina ve Louisiana’da öğrenci göstericiler huzuru bozdukları için gözaltına alındılar. Ancak şiddet kullananlar onlar değil, karşılarındaki insanlardı.

Sonuç olarak Yüksek Mahkeme, bu suçlamaları düşürdü. Çünkü aktivist öğrencilerin savunduğu fikirleri dinleyen bir kişinin verdiği tepki, marjinal bir fikri cezalandırmak veya susturmanın gerekçesi olamazdı.

Ancak, kölelik karşıtlığı ve medeni haklar hareketleri, sansürden zarar gören tek hareketler değildi.

19. yy’da yayın yapmak isteyen kadınlar genellikle, erkek takma adları kullanmak zorundaydılar.

Ve kadınların oy kullanma hakkını savunan aktivistler, bu amaçla gösteri yaptıklarında hapis cezasıyla karşılaştılar. Gay ve lezbiyen aktivistlerin sanatları ve edebi eserleri, müstehcenlik gerekçesiyle yasaklandı. Ki bu nedenle onlarca yıl Amerikan kültürüne ve toplumsal kurallarına entegre olamadılar.

Lise öğrencileri, homoseksüel-heteroseksüel dayanışması temasıyla kulüpler kurmak istediklerinde idari engellerle karşılaştılar. 1985 yılında Texas A&M University, Gay Öğrenciler Kulübü kurulması başvurusunu, Mütevelli Heyeti’nden gelen şu yanıtla reddetti: “Gay etkinlikleri Texas A&M University’nin kurallarına ve standartlarına şeytani derecede aykırıdır.”

Bir federal temyiz mahkemesi sonradan üniversitenin bu kararını, öğrencilerin Anayasa’nın 1. maddesinden doğan haklarının ihlal edildiğini belirterek bozacaktı. 1960’lardaki insan hakları göstericilerinin mahkumiyetlerini bozan Yüksek Mahkeme, tartışmanın ifade hürriyetinin bir fonksiyonu olduğunu göstermiş ve şöyle söylemiştir: “İfade hürriyetinin asıl işlevi; rahatsızlık ve hoşnutsuzluk yaratan, hatta insanları öfkelendiren söylemleri korumaktır”.

Amerikan deneyimi, bu saptamanın doğruluğunu şüpheye yer bırakmayacak şekilde kanıtlamıştır. Biraz önce bahsettiğimiz tüm hürriyetçi hareketler başarılı oldular ve bugün dünya eskisinden çok daha farklı bir yer.

Azınlık gruplar, devasa kültürel değişimleri körüklediler ve hızla yasal eşitlik kazandılar.

Tarih, başta incitici ve inançlara aykırı görülen fikirlerin zamanla genel kabul gördüğü örneklerle doludur. Hatta bazıları, kültürel ve toplumsal norm haline gelmiştir. Bu toplumsal değişim ancak ikna gücüyle mümkün olabilmiştir. Bu da, düşüncelerin sansürsüzce ifade edilebildiği ve tartışılabildiği bir sistem ile olanaklıdır.

Gay hakları ve ifade hürriyeti aktivisti Jonathan Rauch bu sistemi “liberal bilim” olarak tanımlamıştır. Buna göre fikirler kamusal tartışma ve eleştiriden geçerek kabul görür ve değersiz fikirler bu süzgeçte elenir. Diğerleri bu sistemi “fikirlerin serbest pazarı” olarak
tanımlamıştır.

Nasıl tanımlarsanız tanımlayın, kesin olan şudur: Statükoyu ancak bu şekilde sürekli denetlemiş oluruz ve ilerlememiz için yeni ve yaratıcı fikirler keşfedebiliriz. Kölelik karşıtı hareketin, insan hakları hareketinin, kadınlara oy hakkı hareketinin ve gay hakları hareketinin susturulmasını savunanların istedikleri olsaydı, demokrasimiz bugünkünden çok daha farklı olurdu.
Eğer geçmiş tecrübelerden dersler çıkarmazsak, kim bilir nice önemli değişimleri baltalamış olacağız. Dahası, çevrenizde olan bitenin farkında olmadığınız zaman, kendinizi tehlikeden yeterli bir şekilde koruyamazsınız. Bazı fikirleri ya da düşünceleri yeraltına ittiğimizde onları engellemiş olmayız; aksine bunu yapmamız, o kişileri ikna etme olasılığımızın yanında, çevremizdeki tehlikelerin farkına varmamızı da engeller.

FIRE kurucusu ve başkanı Harvey Silvergate’in Nazi yanlısı grupların ifade hürriyetini savunurken dediği gibi “Eğer odada Naziler varsa bunu bilmek isterim, böylece bir gözüm onların üzerinde olur.”

Kaynak: Learnliberty.org
Konuşmacı: Prof. Ari Cohn / Foundation for Individual Rights in Education
Çeviri: İsmet Osman Mavuş
Redaksiyon: Ahmet Altundal

Bu başlık için şu anda yorum yapılamıyor.