Konu hakkında daha derinlemesine bilgi sahibi olmak isteyenler aşağıdaki bağlantıları takip edebilirler;

Income Inequality and the Effects of Globalization – Learn Liberty (video): Professor Tyler Cowen explains that globalization has decreased income inequality worldwide.

What is the Gold Standard? – Learn Liberty (video): Professor Lawrence White explains what a gold standard is and why the US left it, and argues that it’s more stable than fiat currency.

Explainer: What You Should Know About NAFTA (blog post): Joe Carter explains the North American Free Trade Agreement, what it is, why it’s controversial, and how it affects the US economy.

Abd Ekonomik Tarihi 9: Amerika’nın Küresel Ekonomiye Geçişi

Amerika, İkinci Dünya Savaşı yıllarında dünyanın baskın süper gücü olarak gelişti. Ancak bu refah zamanla, özellikle 1970’lerin yüksek enflasyon ve yavaş büyüme yılları ile 21. yüzyılın Büyük Durgunluk (2008 Krizi) yıllarında yerini daha belirsiz bir ekonomiye bıraktı.

1950’ler ve 1960’lara gelindiğinde, savaş nedeniyle harap olmuş bazı uluslar hızla toparlanmaya başladı. Bu durum, ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrası ekonomik düzeni iyileştirmeyi amaçlayan iki ana politikasıyla gerçekleşti.

Bunlardan ilki, tüm ülkelerin para birimlerini küresel ölçekte kabul edilebilir kılacak uluslararası altın standardının yeniden kurulmasıydı. 1944’te Amerika liderliğindeki “Bretton Woods Konferansı”nda “Uluslararası Para Fonu”nun (IMF) temelleri atıldı.

IMF, savaş sonrasında ulusların para birimlerini dolara, doları da altına endekslemek için görevlendirildi. Tüketiciler ve işletmeler, dolara ve altına sabitlenen para birimlerini değer kaybı korkusu yaşamadan dünya çapında rahatça kullanmaya başladı.

Küresel ekonomideki ikinci Amerikan girişimi, İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden 1953’e kadar süren, Avrupa ülkelerinin yaralarını sarmak ve savaşta zarar gören sanayilerini yeniden inşa etmek için sağladığı 15 milyar dolarlık Marshall Planı’ydı.

1960’lara gelindiğinde, Amerika’nın iki eski düşmanı Japonya ve Batı Almanya, artık Amerika Birleşik Devletleri’nin ardından dünyanın ikinci ve üçüncü büyük ekonomileri haline gelmişti. Bu hızlı toparlanan ulusların her ikisi de ticaret fazlası vermeye, ithal ettiklerinden daha fazlasını yurtdışına satmaya başladılar.

1970’lerde Amerikan sanayisi, özellikle otomobil, teknolojik ürünler ve elektronik alanlarında Japonya’nın ve Batı Almanya’nın gelişmiş sanayileri ile rekabet etmekte zorluk çeker hale gelmişti.

ABD’nin sorunlarından biri, yeni kurulmuş ve gelişme aşamasındaki şirketlerinin (startup) az sayıda olmasıydı. Bu durum, köklü Amerikan şirketlerini planlama ve faaliyetlerinde fazla rahat davranmaya itti. İşçi sendikaları da işçilerin şirketlerinden daha fazla ücret ve yan hak elde etmesine olanak sağlayarak şirketlerin kar marjlarının düşmesinde etkili oldu.

1971’de ABD, çarpıcı bir gelişmeyle, liderliğini yaptığı Bretton Woods para sistemini sona erdirdi ve doları altın standardı yerine ithal mallara uygulanan gümrük vergisine bağladı.

ABD’nin doları altına endekslemekten vazgeçmesiyle petrol fiyatı muazzam bir artış gösterdi. Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC), Arap-İsrail savaşında İsrail’e destek veren Amerika’yı cezalandırmak için 1973 yılında Amerika Birleşik Devletleri’ne petrol ambargosu getirdi. Bu, petrol fiyatlarını üçe katladı.

1980’de OPEC ikinci kez üretimi durdurarak petrol fiyatının yine üç katına çıkmasına yol açtı. Bu büyük fiyat artışları, ABD’de fiyatların yıllık en az %10 arttığı, ekonomik büyümenin durduğu ya da gerilediği bir dizi korkunç durgunluğa neden oldu.

Ekonomik durgunluğun ve benzeri görülmemiş enflasyonun bileşimi olan bu durum, “durgunluk içinde enflasyon” ya da “stagflasyon” olarak adlandırılmaktaydı. İktisatçılar bu gelişmeye anlam veremediler, çünkü Keynesyen anlayışa göre durgunluk ve işsizlik enflasyonun panzehiri olmalıydı.

Bu sırada Avrupa, ekonomik olarak birleşmeye çalışıyordu. 1951’deki Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu, 1958’de Avrupa Ekonomik Topluluğu (EEC) geniş serbest ticaret bölgesi haline geldi. On yıllardır planlanan, Avrupa’nın ortak para birimi olan Euro, 1999’da tedavüle girdi. Sanayideki büyük kayıp ABD’yi 1980’lerde vurdu. Enflasyonun düşmesi ve doların diğer para birimlerine karşı rekor düzeyde değer kazanması, Amerikan mallarını yabancılar için daha pahalı ve dolayısıyla rekabet edemez hale getirdi. Pittsburgh ve Buffalo’dan başlayıp orta batıda Cleveland, Detroit ve Milwaukee’ye kadar uzanan, çelik ve diğer ağır sanayi üretiminin egemen olduğu bölgeler, ucuz işçilik için denizaşırı ülkelere kaydırılan fabrikalarından dolayı artık “Pas Kuşağı” (Rust Belt) olarak anılmaya başladılar.

ABD’nin Amerikan ürünlerinin pazarını artırmak amaçlı müdahalesi, Avrupa Ekonomik Topluluğuna benzeyen Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (NAFTA, 1992) gibi bölgesel ticaret anlaşmalarıyla oldu.

1990’ların sonlarında Japonya’nın ekonomik büyüme hızı yeni Asyalı rakiplerin -Çin ve Hindistan- olgunlaşmasıyla hızla düştü. Çin, Amerika Birleşik Devletleri ile muazzam ticaret fazlası verdi; yani ABD’den aldığından çok daha fazlasını ABD’ye sattı; elde ettiği ihracat gelirinin de büyük bir kısmı ile ABD devlet hazine tahvilleri satın aldı. ABD’nin 2000’li yıllardaki önemli federal bütçe açıkları büyük ölçüde bu tahviller tarafından finanse edildi.

ABD, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana küresel ekonomide elde ettiği büyük başarılar ve karşılaştığı büyük zorluklar sayesinde kapsamlı bir tarihi tecrübeye sahip haldedir. Amerikalılar bu deneyimlerden ders alır ve bu ulusun yüzlerce yıllık zengin iktisadi tarihinden ve küresel ekonomi yönetimi geleneklerinden istifade edebilirse, ABD müreffeh ve yenilikçi bir küresel ekonomik lider olarak kalmaya devam edecektir.

Kaynak: LearnLiberty.org
Konuşmacı: Brian Domitrovic, Sam Houston State University
Çeviri: Bora Islier
Redaksiyon: Oğuz Yılmaz

Bu başlık için şu anda yorum yapılamıyor.